Türkiye ve ABD nihayet Suriye'deki ortak düşmanı buldu mu?

Neredeyse bir aydır iki ülke yetkilileri arasında aynı konuda farklı açıklamalar yapılması sürecinin sona erdiği anlaşılıyor.

Türkiye ile ABD’nin IŞİD’e karşı sürdürülecek operasyonlar hakkındaki teknik görüşmelerinin sona erdiği 25 Ağustos’ta açıklandı. Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu taraflar arasında bu konuda mutabakata varıldığını belirtti. ABD kaynakları da resmi olarak Türkiye tarafından yapılan açıklamayı teyit etti. Böylece, neredeyse bir aydır iki ülke yetkilileri arasında aynı konuda farklı açıklamalar yapılması sürecinin de sona erdiği anlaşılıyor. Bu önemli, zira IŞİD’e karşı sürdürülecek mücadelede Türkiye’nin rolünün ne olacağından başlayıp da Suriye’de bir “güvenlikli bölge oluşturulması” ya da “uçuşa yasak bölge kurulması”na kadar varan birçok konuda taraflar arasında bir türlü söylem birliği sağlanamıyordu. Bundan sonra bir tarafın söylediğinin diğer tarafça “yalanlanması” ya da “düzeltilmesi” gibi bir durumla karşılaşılmayacağı umuluyor.

Peki, Türkiye ile ABD arasında Ortadoğu’da izlenecek politikalar hakkında görüş farklılığı var mıdır? Evet, vardır. İlk görüş farklılığı 2003 yılında ünlü “1 Mart tezkeresi” ile ortaya çıkmıştır. O dönemde ABD Irak’taki Saddam rejiminin devrilmesi ve Irak’ta demokratik bir düzenin kurulması gerektiği düşüncesiyle operasyona hazırlanırken, henüz yeni iktidara gelmiş olan AKP hükümeti bu konuda kesin bir karar veremiyordu. TBMM’deki oylama Türkiye’nin Irak’a yapılacak olan askeri müdahaleye katılmasına olanak vermeyince görüş farklılığı net olarak anlaşıldı. O dönemde ABD totaliter ve anti-demokratik devlet yapılanmalarının ortadan kaldırılması için askeri müdahale yönteminin geçerli olabileceği düşüncesini yansıtan bir dış politika doktrinini savunuyordu. Türkiye ise, altmış yıllık müttefiklik ilişkilerini olumsuz etkileyebilecek olmasına rağmen, böyle bir konuda kuvvet kullanımı yerine diplomasinin öne çıkarılması gerektiğini savunan bir dış politika anlayışını daha çok önemsiyordu.

2008 yılında başkan seçilen Obama, ABD’nin bu dış politika doktrinine önemli bir değişiklik getirdi. Değişikliğin aslında Obama’nın başkan seçilmesiyle birlikte hemen hayata geçirilmiş olduğunu savunanlar da vardır. Ancak yeni vizyon başkan Obama tarafından 28 Mayıs 2014 günü West Point’te yapılan bir konuşmada açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bu konuşmanın en önemli unsurları, savaşa, militarizme ve maceracılığa net olarak hayır denmesidir. Daha da önemlisi, konuşmanın içeriğine bakıldığında Suriye konusunun öne çıkmasıdır. Obama West Point konuşmasında ABD açısından en büyük tehdidin terör olduğunu vurguluyor, bununla birlikte terörle mücadelenin de doğrudan askeri müdahalelerle değil, dolaylı şekilde sürdürülmesini savunuyordu. Irak ve Afganistan müdahalelerinden ABD’nin çıkarmış olduğu ders Obama’nın konuşmasında ifadesini buluyor, ABD terör şebekelerinin varlık gösterdiği ülkelerle etkin ortaklıklar kurulması yoluyla yeni bir terörle mücadele stratejisi  tanımlıyordu. Bu yeni stratejiyi kuvvet kullanımının yerini yumuşak güç uygulamasının aldığı şeklinde açıklamak ve ABD’nin yeni doktriniyle diplomasiyi ve çok-taraflı çabaları daha öne çıkaran bir yaklaşım içine girdiğini belirtmek mümkündür. Daha da önemlisi, bu yeni yaklaşımın ABD’nin Suriye’de asıl sorun olarak gördüğü IŞİD ile mücadelenin Esad rejiminin de katkısı bulunmadan sürdürülemeyeceğini teyit etmesidir. Bu mücadele stratejisi gerektiğinde taktik askeri kuvvet kullanımını da elbette ölçülü biçimde kabul etmektedir.

Uluslararası toplumda Türkiye’nin 2009 yılından itibaren dış politika vizyonunda yeni bir yaklaşım içine girdiği düşüncesi ve algısı oldukça yaygındır. Son zamanlarda Türkiye halkı dış politika konularıyla daha çok ilgilendirildikçe, aynı kanaatin Türkiye toplumunda da yaygınlaşmaya başladığı söylenebilir. Aslında ABD’de yeni bir dış politika vizyonunun ve doktrininin ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde Türkiye’nin böyle bir değişikliğe uğramaması belki de Irak örneğinde yaşanan görüş farklılıklarının Suriye konusunda yaşanmasının önüne geçebilirdi. Öyle olmadı. Türkiye, “değerlere dayalı dış politika uygulaması” olarak tanımladığı yeni vizyonuyla Suriye’deki asıl sorunun Esad rejiminin varlığı olduğu şeklindeki takıntısından vaz geçemeyince, bu defa ABD ile Türkiye arasında Irak’ta oluşan görüş farklılığı Suriye’de ters orantılı biçimde kendini yeniden gösterdi. Türkiye ile ABD arasındaki vizyon farklılığı işte bu değerlere dayalı yaklaşımlardan kaynaklandı. İlginçtir, Türkiye ile ABD arasında Mısır konusunda da görüş farklılığı olduğu yine Obama’nın West Point konuşmasında ifadesini bulur. Obama, ABD’nin Mısır’la ilişkilerinin “güvenlik çıkarları merkezli” olduğunu vurguluyor, bu yüzden Mısır’da bir askeri darbe ile işbaşına gelmiş olsa da yeni yönetimle ilişkilerini kesmediklerini açıklıyordu. Türkiye’nin değerlere dayalı dış politikası ise Mısır’la ilişkileri başka bir optikten görüyor olmalıydı ki, ilişkiler ABD’nin yaklaşımından farklı biçimde gelişiyordu. Neresinden bakılırsa bakılsın, Türkiye’nin “değerlere” dayalı dış politika vizyonu bugün Türkiye’yi Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de “değerli” bir yalnızlıkla karşı karşıya bırakmıştır.

Obama’nın West Point konuşmasının bir ABD başkanı tarafından Eisenhower’dan beri yapılmış en savaş karşıtı konuşma olduğu söylenir. Aradan bir yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, bu konuşmanın bugün neden bu yazıya konu olacak kadar önemsendiği sorgulanabilir. Türkiye, giderek koyulaşan bir savaş ortamı içinde demokratik düzenini korumaya çalışmakta, bunun için tarihinde ilk kez altı ay içinde ikinci defa seçime gitmektedir. Türkiye halkının, sadece çevresi ve komşuları için değil, kendi iç huzuru ve güvenliği için de barışı en çok istediği bir dönemdeyiz. Üstelik bugün 27 Ağustos 2015, Kellogg-Briand Paktı ya da Paris Paktı diye bilinen ve “Savaşı bir ulusal politika aracı olarak kullanmayı yasaklayan” uluslararası anlaşmanın imzalanmasının 87. Yıldönümü. Türkiye bu anlaşmaya yürürlüğe girdiği 24 Ağustos 1929 tarihinden önce taraf olmuştur. Bugün hala geçerli olan Paris Paktı 1929 yılından bu yana çıkan diğer savaşları önleyemedi ama imzalayan devletleri hala uluslararası hukuka aykırı bir şekilde askeri kuvvet kullanmak veya kullanma tehdidinde bulunmaktan men ediyor, bu davranışlar sonunda elde edilen toprak kazanımlarını da yasal bulmuyor. Paris Paktı tarihte “barışa karşı suç” kavramının hukuki temelini ve Nuremberg Mahkemeleri’nin yasal dayanağını da oluşturan anlaşma olarak geçer. ABD ile Türkiye’nin Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelede vardıkları mutabakatın teröre karşı ortak mücadele  olması ve bölgedeki savaş ortamını sonlandırması dileğiyle analım Paris Paktı’nın 87. Yıldönümü’nü...