Türkiye'nin dış politikası nasıl değişir?

Türkiye'nin dış politikasında gerçek değişim komşu coğrafyamızda Suriye'den başlamak üzere, İsrail, Mısır, Libya, Yemen ve daha birçok ülkede kimin yönetici olacağı ya da olamayacağı konusunda komşularımızın iç işlerine müdahale anlamına gelen fikirler beyan edilmesinden vaz geçildiği zaman gerçekleşebilecektir.

Türkiye'nin dış politikası son yıllarda gerek iç kamuoyu gerek dış kamuoyu tarafından o denli duyarlılıkla izlenmeye başladı ki, her konuşma, temas, yüz ifadesi ve söylem "Acaba nihayet değişti mi?" hezeyanlarına yol açıyor. Evet, Türkiye'nin dış politikasında köklü bir değişiklik isteniyor, bekleniyor. Bunun nasıl ve ne zaman olacağı ise bir türlü anlaşılamıyor.

 

Doğal olarak Suriye politikası akla geliyor "Türkiye'nin dış politikadaki yeni yaklaşımı" dendiğinde. Geçtiğimiz haftalarda Viyana'da yapılan üç tur görüşmeler sonunda Suriye'de önce ateşkesin sağlanması, ardından altı ay içinde bir geçiş dönemi hükümetinin kurulması, bunu izleyen onsekiz aylık dönemin sonunda da hazırlanacak yeni bir anayasa ile birlikte yeni seçimlerin yapılması kararı alındı. Hemen belirtmek gerekir. Bu tür kararların alınması kolaydır. Önemli olan uygulamadır. Bir kararın etkili ve başarılı sonuç doğurması da etkin ve başarılı olarak uygulanmasıyla mümkün olur.

 

"Viyana Kararları"nın bu kıstaslar bakımından nasıl bir sınav vereceği doğrusu büyük bir merak konusu. Zira daha şimdiden muhalefet kanadından bu takvimin kısa olduğu, hazırlanmak için yeterli zaman tanınmadığı serzenişleri yükseldi bile. Takvimin aksamadan yürümesi halinde 2017 yılının sonları ya da 2018 yılının başları gibi bir tarihte Suriye'de demokratik bir seçim sonucunda iş başına gelmiş bir hükümet görmeyi ummak gerekiyor. Tabii herşey yolunda giderse.

 

Bu programın yolunda gitmesinin önündeki en büyük engel IŞİD terörü. Elbette, Suriye'de planlanan geçiş dönemi, geçiş hükümeti, seçimler, seçim sonunda kurulacak olan yeni hükümet ve yeni Suriye için IŞİD'in de beklentileri, planları var. Aksini düşünmek mümkün mü? IŞİD'in Paris Katliamı ile birlikte varlığının hissedilebilirliğini ve etkinliğini artık Suriye ve Irak'ın ötesine, küresel düzeye taşımak için yeni bir taktik geliştirdiği konusunda en ufak bir kuşku kalmadı. Bu taktik sonunda varılmak istenen hedef ve izlenen strateji herhalde Fırat nehrinin hangi kıyısında balık tutmak istedikleriyle ilgili değil. Kaldı ki, IŞİD bugün için Suriye'nin geleceğinde söz sahibi olmak kadar tüm Ortadoğu coğrafyasında da planları ve hedefleri olan bir oluşum. 

 

Suriye'nin geleceği konusunda Esad rejiminin de hesapları var. Aksi takdirde Rusya'nın havadan İran'ın da karadan desteğiyle Baas rejiminin son haftalarda IŞİD'e ve muhalefet güçlerine karşı sürdürdüğü muharebeler bu kadar yoğunluk kazanmazdı. Dikkat edilecek olursa, sahada oluşturulan ve Şam'ın oldukça rahatlamasına yol açan bu ittifak son zamanlarda önemli askeri kazanımlar elde ediyor. Suriye'de iç savaş artık belli bir hedefe yönelik olarak gelişmekte. Mücadele seçimler sonrasında kurulacak "yeni Suriye"de kimin nerede, hangi konumda yer alacağı üzerinde yoğunlaşıyor. Bu gidişle çatışmalar daha da kızışacağa benziyor.

 

Türkiye Viyana toplantılarının en önemli katılımcılarından biriydi. Suriye'nin son dört buçuk yıldır içinde kıvrandığı karmaşa ve bunun yarattığı sonuçlar en çok Türkiye'yi etkiledi. Dolayısıyla Türkiye'nin Suriye'nin geleceği ile ilgili görüş ve değerlendirmeleri mutlaka dikkate alınmalıydı. Türkiye de bu görüş ve değerlendirmelerini net olarak ortaya koydu: "Esad'a hayır!" Tabii "Esad'a hayır"ın arkasındaki "Kime evet?" sorusunun mutlaka Ankara'da bazı çevrelerde bir yanıtı vardır ama bu yanıt ne şu sırada uluslararası kamuoyunu ilgilendiriyor ne de Türkiye'nin Suriye için akıllı bir politika alternatifi sunduğu izlenimini veriyor. 

 

Son G20 toplantısı vesilesiyle Türkiye'nin izlediği Suriye politikasının bu anlamlı çizgisi bir kez daha vurgulandı. Viyana'da alınan kararların sonunda ortaya çıkacak olan yeni Suriye modelinde Esad'ın yeri olmadığı, Esad'ın geçiş döneminde siyasetten çekileceği, seçimlerde de aday olmayacağı Türkiye tarafından açıklandı. Bu anlayışın ABD, Rusya, İran tarafından da aynen kabul edildiği henüz duyulmadı. Esad'ın da henüz sesi çıkmadı. Türkiye Dışişleri Bakanı da Türkiye'nin bu görüşünü toplantılarda dile getirdiğini, diğer katılımcıların herhangi bir itirazlarının duyulmadığını vurguladı. Eh, biz zaten genellikle "sükut ikrardan gelir" anlayışına dayalı bir dış politika izlediğimizden dolayı herhalde "sessizlik bizim görüşlerimizin kabulü anlamına gelmiştir" sonucuna varmamız da doğaldır.

 

Başer Esad seçim sonrasında Suriye'nin devlet başkanı olarak kalır mı bilinmez. Buna herhalde Türkiye'deki siyasi elit değil Suriye halkı karar verecektir. Biz kimin Suriye halkının devlet başkanı olamayacağı yönündeki görüşümüzü bu kadar ısrarla dile getirmeye devam ettikçe Suriye halkı da bu konudaki tercihlerini kendi bağımsız iradesiyle belirlemek için herhalde belli bir davranış gösterecektir. Esad'a itiraz edenlerin Esad'ın şahsını mı yoksa onun şahsında Baas rejimini mi kastettikleri tam olarak belli olmasa da, Suriye'nin geleceğinde Baas'ın bir şekilde var olmaya devam edeceği artık açıkça belli olmuştur. Aksi takdirde Irak'ta yapılan hatalar tekrarlanmış olacaktır. Hal böyle olunca Esad "fahri başkan" olarak da kalsa pek şikayet etmeyecektir.

 

Türkiye'nin dış politikasında gerçek değişim komşu coğrafyamızda Suriye'den başlamak üzere, İsrail, Mısır, Libya, Yemen ve daha birçok ülkede kimin yönetici olacağı ya da olamayacağı konusunda komşularımızın iç işlerine müdahale anlamına gelen fikirler beyan edilmesinden vaz geçildiği zaman gerçekleşebilecektir. Bunun gerçekleşebilmesi için de öncelikle Türkiye'de ciddi değişimlere ihtiyaç vardır. İç politika ile dış politika arasında çok yakın ilişki bulunması da bundan dolayıdır.