Yeni büyük oyun: Kimin "derinliği" daha "stratejik"?

Suriye konusunda İran'ın farklı düşündüğü, geçiş dönemini oluşturan formüllerde Esad'ın da yer almasını savunduğu, Türkiye'nin ise hala bu konuda ayrık otu gibi davrandığı bir sırada, İran'la diyalogun bu şekilde kopukluğa uğraması hoş değil. Oysa kitap öyle demiyor.

Orta Asya’da etki alanı yaratmak ve bölgeyi her bakımdan kontrol altında tutabilmek için İngiltere ile Rusya arasında 19. Yüzyılda süren stratejik rekabetin “Büyük Oyun” olarak adlandırıldığı bilinir. Rudyard Kipling’in ünlü “Kim” isimli romanında da sözü edilen bu kavramın 19. Yüzyılın başlarında yaşamış Arthur Conolly isimli bir İngiliz istihbarat ajanı tarafından ortaya atıldığı söylenir. Bu tanım uluslararası siyaset yazınına o denli yerleşmiştir ki, 20. Yüzyılın sonunda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte Orta Asya ve Kafkasya coğrafyasında kısa süre görülen siyasi boşluğun “Yeni Büyük Oyun”a sahne olacağı, bu yeni oyundaki başlıca aktörlerin de Rusya, İran ve Türkiye olacakları dahi ileri sürülmüştü. Türkiye ve İran Orta Asya’da yeni bağımsızlıklarını kazanan ülkeler üzerinde ekonomik bakımdan belli bir etki alanı yaratabilme rekabetini bir süre için denedilerse de, zaman Rusya’nın lehine gelişti. Yetmiş yıllık bir birikimin, beraberliğin ve seküler sistemin yarattığı toplum dokusu ne Türkiye’nin önceleri ekonomik başlayıp sonraları bu görüntü altında dini misyonerlikle desteklenen politikalarına, ne İran’ın şii devrim ihracı politikasına fırsat tanıdı. Orta Asya ülkeleri de, Rusya ile daha fazla ortak yanları olduğuna ikna oldukça, yüzlerini ne tarafa döneceklerini belirlediler ve zaman içinde kendi ulus-devlet yapılanmalarını kurarak bağımsızlıklarını olabildiğince pekiştirme yoluna gittiler. Bununla birlikte, “Büyük Oyun” bugün uluslararası siyaset sahnesinde farklı coğrafyalarda görülen rekabetlerin adlandırılmasında hala başvurulan bir tanım.

Son yıllarda Türkiye’de çok tartışılan “Stratejik Derinlik” adlı kitapta İran’ın “Büyük Oyun”un kurbanlarından biri olduğundan ve Rusya ile İngiltere tarafından etki sahalarına bölündüğünden söz edilir. (Klasik Büyük Oyun döneminin de  genel olarak 1813 tarihli Rusya-İran anlaşmasıyla 1907 tarihli Rusya-İngiltere anlaşması arasındaki zaman dilimini kapsadığı söylenir.) Bilahare İran’ın devrim sonrası geliştirdiği denge politikaları da aynı kitapta savunulan  tarih ve coğrafya faktörlerine dayalı teorik çerçevede kıta havzası politikalarına oturtulur. Türkiye ile İran’ın tek bir jeopolitik havzaya indirgenemeyecek kadar çeşitli jeopolitik etkileşim alanları ve kıtalararası geçiş niteliğine sahip coğrafyalar üzerinde konumlandıkları belirtilerek iki ülkenin coğrafyalarının stratejik bir bütünlüğe dönüştürülmesinin Türkiye ve İran için  başarının sırrı olacağı anlatılır. Özetle, Türkiye’nin stratejik derinliği neyse, İran’ınki de ondan farklı değildir.

Tabii bu teorik çerçeveye İran’ın nasıl baktığı bizim “Stratejik Derinlik” kitabında anlatılanlardan çok daha önemli. 14 Temmuz tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri ile Almanya’nın oluşturdukları P5+1 grubuyla İran arasında imzalanan anlaşma bir bakıma Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana uluslararası sistemde kaydedilen en önemli gelişme olarak anılıyor. Aslında bu anlaşma İran’ın nükleer yeteneğini değil sadece bu yeteneği silahlanma amacıyla kullanmasını kısıtlıyor. Bir yandan da İran’ın nükleer enerji programının bir uluslararası izleme mekanizmasına bağlanmasını sağlıyor. Açıkçası, İran’a 10 yıllık bir süre tanıyor ve bu süre zarfında nasıl davranacağını gözlem altına alıyor. İran ile anlaşmaya en büyük önemi atfeden, bu konuda ABD Kongresi’nden beklediği onay çıkmadığı takdirde Kongre’nin kararını “veto edeceğini” dile getiren Başkan Obama dahi söz konusu anlaşmayla İran’ın bölgedeki davranışlarında köklü bir değişim beklenmemesi gereğini vurgulamaktan geri kalmadı.

Anlaşmanın tabii ki nükleer dosyanın ötesinde de yansımaları olması bekleniyor. Öncelikle, yıllardır uluslararası toplumdan soyutlanmış biçimde yaşayan İran’ın dünya ile siyasi ve ekonomik bakımdan yeniden entegrasyonuna kapı açılmakta. Batı’daki iyimser çevreler bu kapıdan içeri girecek olan İran’ın, yaptırımların da kalkmasıyla birlikte ekonomik refaha kavuşacağını, bunun demokratik açılımları beraberinde getireceğini, İran’ın uluslararası sistemi oluşturan normlara uyum sağladıkça zaten mevcut olan 2500 yıllık köklü devlet geleneğinden hareketle uluslararası toplumla uyum ve barış içinde birlikte yaşayabilecek bir aktöre dönüşeceğini umuyorlar. Daha ihtiyatlı olan çevrelerde ise İran’ın bir devlet olarak değil de bir “dava” olarak hareket etmekte olduğunun göz ardı edilemeyeceği, İran’ın esasen 2500 yıllık devlet geleneğinin hep Batı Asya’da önde gelen bir bölgesel aktör olma mücadelesi ile geçtiği, devrimden sonra bu amacın bir “şii davası”na dönüştüğü, dolayısıyla İran’ın bugün uluslararası toplumla taktik bir beraberlik içine girdiği, stratejisinin ise değişmediği ileri sürülüyor. Bir yandan İsrail’in, diğer yandan körfez ülkelerinin İran’la yapılan anlaşmadan duydukları endişeyi de bu “ihtiyatlı” çevrelerin dile getirdiği görüşler körüklüyor. Anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, İran’ın zaman içinde bölgede yitirdiği güçlü varlığına yeniden kavuşacağından, bu durumda davranışlarını sınırlayacak olanakların da elden gitmiş olacağından, bunun da sadece Ortadoğu bölgesi için değil tüm uluslararası sistem için tehdit oluşturabilecek yeni dinamiklere yol açılacağından söz ediliyor.

Türkiye İran ile varılan anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını açıkladı. Esasen, İran’ın bölgenin önemli bir ülkesi olduğu ve hemen yanı başımızdaki bir komşu olduğu gerçeğinden hareketle, bu ülkenin uluslararası ekonomik ve siyasi sistemle buluşmasından yararlanması beklenen ülkelerin başında da Türkiye gelmeli. Türkiye iş çevreleri yaptırımlar ve ambargo döneminde İran’la Türkiye’nin iyi ilişkiler sürdürdüğünü, İran’ın da bunu unutmayacağını umduklarını dile getiriyorlar. İran gerek siyasi gerek ekonomik çıkarlarını  realpolitik anlayışla belirleyen ve ona göre hareket eden bir ülkedir. Kuvvetli bir devlet geleneğine ve güçlü bir müzakere yeteneğine sahiptir. Son yıllarda bu alandaki tecrübesini de geliştirmiştir. Dolayısıyla, duygusal beklentiler yerine  ekonomik bakımdan İran’a ne verebileceğimizi iyi belirlemek, bu ülkenin yapacağı ekonomik kalkınma hamlesinde AB ülkelerinden farklı olarak mukayeseli üstünlüklerimizin hangi alanlarda olduğunu ivedilikle tespit edip o alanlarda yatırımları teşvik etmek daha isabetli olur.

Öte yandan, siyasi açıdan da İran’la bütünleşme çabaları hemen başladı. İngiltere 2011 yılından beri kapalı olan Tahran Büyükelçiliğini dün açtı. Philip Hammond da 2003 yılından beri Tahran’ı ziyaret eden ilk İngiliz Dışişleri Bakanı oldu. AB’nin Dış Politikasından sorumlu Federica Mogherini vakit geçirmeden Temmuz ayı sonunda Tahran’ı ziyaret ederek enerji işbirliği, insan hakları, terörle mücadele ve bölgesel meseleler hakkında görüşmelerde bulundu. ABD Dışişleri Bakanı Kerry körfez ülkelerini ziyaret ederek anlaşmadan endişe duymamaları için güvence verdi. İran Dışişleri Bakanı Zarif de Ağustos ayı başlarında Kuveyt ve Irak’a yaptığı ziyaretlerde imzalanan anlaşmanın içeriğini bölge ülkelerine anlatma turlarını başlattı. Zarif’in ikinci turunu Türkiye, Lübnan ve Pakistan oluşturuyordu. Ancak Türkiye ziyareti iptal edildi. Suriye konusunda İran’ın Türkiye’den farklı düşündüğü, Suriye’nin geleceği ile ilgili geçiş dönemini oluşturan formüllerde Esad’ın da yer almasını savunduğu, Türkiye’nin ise hala bu konuda ayrık otu gibi davrandığı bir sırada İran’la diyalogun bu şekilde kopukluğa uğraması hoş değil. Oysa kitap öyle demiyor. Kitap “Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya gibi bölgesel kanatlarla ilgili politikaların genel Asya politikası çerçevesinde dengeli ve koordineli bir şekilde yürütülmesi Türk-İran ilişkilerinin temelini oluşturmaktadır” diyor (Bkz: s. 436) Bölgemizde Yeni Büyük Oyun’un parametreleri yavaş yavaş belirlenirken İran stratejisini oya gibi işleyerek derinleştiriyor, Türkiye ise stratejisini giderek sığlaştırıyor.