Yeni Türkiye: "Yurtta savaş dünyada savaş mı?"

Türkiye halkı savaş istemiyor. Ne Suriye ile, ne IŞİD yüzünden ne de PKK terörünün yeniden hortlatılması sebebiyle...

"Çözüm süreci" otuz yılı aşkın bir süreden beri Türkiye halkının bütününü doğudan batıya, kuzeyden güneye etkileyen, 40 bin civarında yurttaşın canını alan, ülkeyi yıllar boyu kana bulayan terörü bitirmek ve toplumsal uzlaşı ile ülkeyi huzura kavuşturmak için başlatılmış en iyi barış projesiydi. Şehit aileleri, yetim çocuklar, dul anneler, evlat acısıyla bağrına taş basanlar... Hepsinin istediği tek şey vardı: Silahlar sussun, ülke huzura kavuşsun, barış gelsin.

Aslında ne kadar da başarıyla ilerliyordu bu Türkiye hülyası. Adım adım hedefe doğru yaklaşılıyordu. Terör olayları durmuştu. "Ateşkes ilan edildi" deniyordu. Bu ifadeyi kabul etmek zordu, zira ateşkes olması için bir savaş hali olmalıydı. Kimse ülkede bir savaş hali olduğunu kabul etmiyordu. Hele 2013 yılının sonbaharından beri değil savaş halinden söz etmek, "acaba" diyordu halk, her kesimden, her etnik kökenden, "acaba bu defa gerçekten sonuna geldik mi?" Türkiye terörle baş başa geçirdiği otuz yılın ardından ufukta beliren ümit ışığına doğru ellerini uzatmış, sadece terörü yenmenin değil, tarihi bir uzlaşıyla toplumsal uyum, huzur ve barışı yakalamanın kıvancına doğru koşuyordu. Kimse bu güzel tabloyla kucaklaşmaktan alıkoyamazdı yurdu, vatanı, alıkoymamalıydı...

Birden herşey değişiverdi. Ne olduğu anlaşılamadı. Çözüm süreci içinde varılan anlaşmalar, verilen sözler, en üst düzeyde konuşulanlar birden bire "bunlar hiç olmamıştı" denerek yok sayıldı. Vardı ama yoktu. Olmuştu ama olmamıştı.

7 Haziran 2015 Türkiye'nin yakın geçmişinde halkın kendi geleceği ile ilgili olarak vermiş olduğu en önemli sınavın tarihidir. O gün sandığa giden seçmen, Türkiye'nin barış, huzur, kardeşlik içinde yaşamasını istediğini göstermiş, "ötekileştirme çabaları"nı reddetmiş, kutuplaştırma odaklarının keskinleşmesine ve köklenmesine engel olmuştur. Bu bir demokratik yurttaşlık sınavıydı. Başarıyla geçildi.

Ortadoğu demokratik, çoğulcu toplum yapısıyla tanınan bir coğrafya değildir. Bu bölgede uzun süren otoriter, hatta totaliter yapılar ve rejimler hakimdir. 2011 yılından itibaren demokratikleşme çabaları Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı kasıp kavurmaya başlayınca, Türkiye kendi bölgesinde istikrarlı, demokratik, çoğulcu sivil toplum yapısına ve başarıyla işleyen parlamenter sisteme sahip olduğu için örnek gösteriliyor, gıpta ile bakılıyordu. Türkiye'nin bu şekilde örnek gösterilmesinin önemli nedenlerinden biri nüfusunun çoğunluğu müslüman olan ancak hukukun üstünlüğü, sosyal adalet ve laiklik ilkeleriyle donanmış anayasal rejimiyle çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş bir ülke olmasıydı. Ortadoğu'daydı, ama Batı dünyasıyla uyum içinde birçok kurum ve kuruluşta birlikte yer alıyor, Transatlantik güvenlik yapılanmalarının temel unsurlarından biri olarak önemli katkı sağlıyor, bir yandan da 20. yüzyılın en büyük barış projesi olan Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri yürütüyordu. Doğusundan bakıldığında bölgenin Batı'yı en iyi özümsemiş, demokratik değerleri, temel insan hak ve özgürlüklerini en iyi ölçüde yürürlüğe koymuş ülkesi olarak görülüyor, bu haliyle tüm komşularını imrendiriyordu. Batısından bakıldığında Ortadoğu ve yakın coğrafyasını çok iyi anlayan, bölgenin insan hamurunu tanıyan, Doğu değerlerini en iyi özümsemiş, gelenek ve göreneklere önem veren toplumların duyarlılıklarını da Batı'ya en iyi şekilde anlatabilen ülkesi olarak algılanıyordu. Batı ve AB için Türkiye'nin cazibesi Doğu'yu bildiğinin sanılması, Ortadoğu ve oradaki komşuları için Türkiye'nin değeri Batı'yı özümsediğinin düşünülmesiydi. Bu tablonun zayıf halkasını oluşturan "terör"ün etkisiyle bir türlü sağlanamayan toplumsal barışa ulaşıp onu içselleştirdiği takdirde, Türkiye Ortadoğu için de önemli bir barış projesi haline gelecekti.

Önce dış politika çöktü. "Komşularla sıfır sorun" politikası adı altında sürdürülen hayal dünyası yıkıldı. Türkiye'nin Suriye, İsrail, Mısır, Libya ve Yemen'de Büyükelçileri yok. "Oyun kurucu olacağız" diye böbürlenerek dolaştığımız bir coğrafyaya neredeyse yabancı bir misafir gibiyiz. Oysa ne oyun kurmaya gerek vardı, ne de oyunun aktörlerini bu şekilde küçümseyen bir yaklaşım ve söylemle ürkütmeye. Sadece hepsine eşit mesafede durmak, hepsinin oyundaki rollerini anlamak, aralarında taraf tutmayan ve kendilerine uzak olmadığımızı hissettiren bir sevecenlikle yer almak yetecekti ve artacaktı bile...

Ardından iç politika çöktü. "Çözüm Süreci"nin süreç kısmı, sonra da çözüm kısmı bitiriliverdi. Hoş, üzerinde durulan unsur "çözüm" müydü yoksa "süreç" mi, zaten pek anlaşılamayan bir hal almıştı. Çözümün temel unsurunu oluşturan yurttaşlar birbirlerinden uzaklaştırılmaya, ötekileştirilmeye, suçlanmaya, küçümsenmeye başlanmıştı. Üstelik kucaklanması gereken ve her türlü varlığıyla "Türkiye halkı"nın bütünlüğünü tamamlayan bu zenginlik, Türkiye'nin komşularıyla olan ilişkilerinin de temel direğini oluşturduğu halde, Anadolu'nun sosyal, kültürel, etnografik ve antropolojik özelliklerinin uzantılarını hiçe sayarcasına ayrıştırılmaya, incitilmeye başlanmıştı.

Derken terör yeniden başladı. Masum insanlar öldürülüyor, yuvalara yeniden ateş düşüyor, yeni şehitler, yetimler yaratılıyor. Ve artık "savaş"tan söz ediliyor. Türkiye, yakın coğrafyasında hüküm süren karmaşa ortamının içine doğru, Ortadoğu'nun içinde bulunduğu o karanlık girdaba doğru adım adım ilerliyor, ilerletiliyor.

Türkiye halkı savaş istemiyor. Ne Suriye ile, ne IŞİD yüzünden ne de PKK terörünün yeniden hortlatılması sebebiyle... İşin ilginç yanı da bütün bunlar aslında olmaması gereken bir sırada, ülkenin örnek sayılabilecek bir demokratik seçim sınavından başarıyla çıkmasından sonra karşımızda beliriyor. Ardından da yeni bir seçime doğru gidilmekte olduğundan, bütün bu kötülüklerin ancak yeni bir seçimle düzelebileceğinden söz ediliyor.

Türkiye'nin bütünlüğünü temsil eden ve bu topraklar üzerinde yaşayan herkes tarafından kabul edilen çıkarlarının neler olduğu hakkında ortak anlayışa ancak eşitlikçi, bütünleştirici ve kapsayıcı bir diyalogun sağlandığı demokrasi ortamında varılabilir. Siyasi oluşumların eksiksiz olarak iç ve dış politika tartışmalarına dahil edilmediği durumlarda ülke çıkarlarının dengeli biçimde tanımlandığını savunmak güçtür. Bu tür eksikliklerle oluşturulan politikalar ülkeyi hem içeride hem dışarıda ciddi siyasi gerilimlere sürükleyebilir. Türkiye’nin iç ve dış politikası hiçbir grubun kendini dışlanmış hissetmesine yol açmayacak şekilde planlanmalı, uygulanmalıdır. Türkiye "Ortadoğululaştırılmayı" değil Ortadoğuya örnek olmayı hak eden, hem kendi coğrafyasında hem dünyada bu demokratik özelliği ile dikkat çeken bir ülke olmalıdır. Otoriterleşen, otoriterleşmeyi meşrulaştırmak gayreti içinde sürekli düşman üreten ve komşularına yabancılaşan bir ülke değil. Bunu sağlamak için de savaş projeleri yerine barış projeleri üretilmelidir. Türkiye barış projeleri üretenlerin kuracağı geleceğini bekliyor.