Yunanistan'ın 'hayır'ı keşke Türkiye için de hayırlara vesile olsa

AB ya da herhangi bir diğer muhatabınız ile ilgili düşünceleriniz, sıkıntılarınız, kırgınlık ve kızgınlıklarınız ne kadar yüksek olursa olsun, dış politikadaki söyleminiz yakışıksız ve seviyesiz bir tarza bürünmemeli. Eğer iç siyasi maksatlarla "omurgalı duruş" gösterisinde bulunmak istiyorsanız bunun da yolunu nezaket kuralları içinde kalarak aramalısınız.

Yunanistan halkı 5 Temmuz tarihinde yapılan referandumda yabancı kredi kurumlarının dayattığı kemer sıkma politikasını reddetti. Referandumun sonucu bundan ibarettir ve böyle de anlaşılması gerekir. Tabii farklı yorumlarda bulunmak da mümkündür. Örneğin, daha çok popülist olarak nitelenebilecek  yorumlara bakılırsa, Yunanistan AB'ye "hayır" demiş ve "rest çekmiştir". Referandumun sonucu bu yönüyle anlaşılmak istenmekte, "Yunanistan Avrupa'ya 'Ey Avrupa!' dedi" diye sevinilmektedir. Avrupa'da ise Yunanistan referandumunun sonucu en çok Fransa'da Marine Le Pen'in başında bulunduğu Milli Cephe, İngiltere'deki UKIP ve İspanya'daki Podemos gibi AB aleyhtarı tutumlarıyla tanınan radikal çevreleri sevindirdi. Söz konusu olan içinde bulunmayı hedeflediğimiz, üyesi olmak için müzakereler sürdürdüğümüz ve çağdaş uygarlıklar düzeyine erişmek için örnek almaya çabaladığımız bir topluluğun, Avrupa Birliği’nin geleceği. Hal böyle olunca Yunanistan referandumunun sonucuna sevinen çevrelere katılmak yerine referandumdan  ne gibi sonuçlar çıkarılabileceğini irdelemek yararlı olur.

Referandumun hemen ertesinde Maliye Bakanı Varufakis’in istifası aslında Yunanistan’ın AB ile bundan sonra sürecek müzakerelerinde önemli ve olumlu bir başlangıç olarak görülmeli. Varufakis Bakan olduğu sırada izlediği politikalardan çok sol ideolojiyi temsil eden bir politikacı için dikkat çeken abartılı yaşam tarzı, kıyafetleri ve aksesuvarlarıyla zaten Yunan seçmeni ve basınının eleştirilerinin kısa sürede hedefi haline gelmişti. Ama gidiş nedenini daha çok söylemine bağlamak doğru olur. AB’yi izlediği tutumdan dolayı “terorizm”le suçlamak diplomatik adab ve devlet sorumluluğuyla bağdaşmadı. Sonuç olarak, ister AB duyduğu rahatsızlığı hissettirmiş olsun, ister Başbakan Tsipras gereken sorumluluğu üstlenerek inisiyatif almış olsun, Varufakis’in aradan çekilmesiyle birlikte müzakerelerin ciddiyet ve önemiyle uyumlu bir üsluba yeniden kavuşulacak.

AB ya da herhangi bir diğer muhatabınız ile ilgili düşünceleriniz, sıkıntılarınız, kırgınlık ve kızgınlıklarınız ne kadar yüksek olursa olsun, dış politikadaki söyleminiz yakışıksız ve seviyesiz bir tarza bürünmemeli. Eğer iç siyasi maksatlarla “omurgalı duruş” gösterisinde bulunmak istiyorsanız bunun da yolunu nezaket kuralları içinde kalarak aramalısınız. Türkiye’nin dış politika söylemindeki nezaket ölçüsü son yıllarda önemli ölçüde aşınmıştır. O kadar ki, dış politika ile ilgili açıklamalar yapan kurumlar dahi bu aşınmanın güdümünden kendilerini kurtarmakta güçlük çekmekte, zorunlu bir uyumluluk içinde davranmaktadırlar. Yeni Hükümet’in dış politikasında öncelikle değiştirilmesi gereken de bu yanlış üsluptur.

Referandumun sonucunun ne olduğu AB için pek de önem taşımıyor. Kimse “millet böyle istedi” ya da “arkamda %61 var” gibi söylemlere bakıp da Yunanistan’a farklı bir anlayış gösterecek gibi görünmüyor. Avrupa Birliği üyesi 28 ülkenin 19’u Avro bölgesi üyesi. Ekathimerini gazetesinin yayımladığı bir rapora göre, bu ülkelerin 16’sı Yunanistan’ın Avro’dan çıkmasını istiyor. Bunu istemeleri de doğal; Yunanistan Avro’da kaldıkça borç yükünün kaldırılması için diğer Avro ülkelerinin desteği bekleniyor, onlar da bunu üstlenmek istemiyorlar. Avrupa Merkez Bankası da disiplinli bir para politikası izlemesiyle tanınıyor, üye ülkelerin fonlarının diğer ülkelere kaydırılması maksadıyla kullanılacak bir kurum haline gelmeyi kabul etmiyor. Nitekim, referandumun hemen ertesinde, Avrupa Merkez Bankası Yunan bankalarına daha da sıkı bir para politikası uygulamaya başladı. Bu tutum Yunanistan’ın Avro bölgesinden çıkmasıyla sonuçlanır mı? Öyle bir durum olursa, sırada başka  ülkeler, örneğin, İspanya, İtalya var mı?

Bu soruların tümünün yanıtı aslında Almanya’da saklı. AB’yi yönlendiren, AB’nin sürdürülebilir kalmasını en çok arzu eden ülke Almanya. Hesapları da Almanya yapıyor. Almanya açısından bakıldığında, Yunanistan’ın kurtulması için gereken  en önemli karar borçlarının yeniden yapılandırılması. Borç silinmesi gibi bir düşünce Şansölye Angela Merkel’in aklından dahi geçmiyor. Orta ve uzun vadede borçların yeniden yapılandırılması ve ekonominin ümit vaat eden bir şekilde reforma tabi tutulacağının gösterilmesi halinde, Almanya kısa vadede Yunanistan’ın karşı karşıya olduğu likidite sorununa çözüm olabilecek bazı yumuşamaları kabul edecek gibi görünüyor. Bu olmadığı takdirde, Merkel Yunanistan’a gözlerini kapatmaya hazır olduğunu hissettiriyor.

Sebebi de yine ekonomik hesaplamalarda yatmakta. Yunanistan ekonomisi AB ekonomisinin %2’sini oluşturan nispeten küçük bir ekonomi. Benzer sıkıntılarla karşı karşıya olan İtalya ve İspanya ise çok daha önemli. Bununla beraber, bu ülkelerin hiç biri Yunanistan kadar batık durumda değil. Bir diğer deyişle, onlar da ileride ekonomik sıkıntıları nedeniyle AB’nin kapısını çaldıklarında kendilerine orta ve uzun vadeli bir borç yapılandırılması sunulabilir ve bu yapılandırma bu iki ülkenin ekonomilerinin yeniden düzlüğe çıkmasına Yunanistan’ın durumundan daha kolay bir şekilde yardımcı olabilir. Ama bugün Yunanistan için AB’nin prensiplerinden ve yapısal düzeninden taviz verilirse, bu defa diğer ülkeler de borç yapılandırması gibi bir yöntem yerine kolaycılığı seçerek Yunanistan benzeri bir formül üzerinde, örneğin borç silinmesinde ısrar edebilirler. İşte Almanya’nın da üzerinde durduğu ve taviz vermeyerek emsal oluşturmamaya gayret gösterdiği nokta bu. Sonuç olarak, Almanya Yunanistan’dan bazı yapısal ekonomik reformlar bekliyor, referandum sonucunun “Hayır” olmasına rağmen kemer sıkma politikasının, üstelik birkaç yıl değil, uzunca bir süre katlanılması gereken bir uygulama olacağının kabul edildiğini görmek istiyor. Bütün bu konuları görüşmek üzere de 12 Temmuz Pazar günü bir AB zirvesi düzenlenecek. Yunanistan hala bir hamle yapamazsa iflastan kurtulmak için AB dışındaki çevrelere gözünü çevirmek zorunda kalacak. Rusya’nın durumdan vazife çıkarmaya ve fırsattan yararlanmaya hazır olduğu söylentileri de bu bağlamda dikkati çekiyor.

Türkiye açısından bakıldığında, AB ile ilişkilerimizin son birkaç yıldır tıkandığını görmemek mümkün değil. Yeni Hükümet’in AB ile ilişkilere bakarken iki noktaya dikkat etmesi önem taşımaktadır. Öncelikle, bugün gelinen noktadaki tıkanıklıkların yegane sorumlusunu AB olarak görmekten vazgeçmek ve Türkiye’nin de yapıcı olabilmek için hangi adımları atması gerektiğini ayrıntılı ve kararlı bir şekilde incelemek gerekir. İkinci olarak da, Türkiye-AB ilişkilerini sadece üyelik müzakereleri çerçevesi içinde görmekten vazgeçmek ve AB’nin içinde bulunduğu geçiş sürecinde, özellikle de geleceğin AB’sinin oluşumunda Türkiye’nin nasıl bir katkı sağlayabileceğini göstermek için gerekli adımların  atılması beklenir. Yeni Hükümet, Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinin önünü açma yükümlülüğünü üstlenmelidir.