2012'nin en güzel seyahatleri

Yılbaşı coşkusu her yanı sarmış. Sokaklar ışıl ışıl 2013'ü selamlıyor. 2013'e merhaba demeden, 2012'de yaptığım onlarca seyahatten beni en çok etkileyen 5'ini paylaşmak istedim.
2012'nin en güzel seyahatleri

Fotoğraflar: VEDAT ATASOY

1- TEMİZ ENERJİNİN BAŞKENTİ: FREİBURG
İz Tv için hazırladığımız yeni belgesel programı ‘Coşkun Aral ile Avrupa Notları’nı planlarken, en fazla yapmak istediğim konulardan biri temiz enerji idi. Ve Avrupa’nın ilk büyük çevre eylemini yaparak, çevre hareketinin öncüsü olan Freiburg’a yaptığım yolculuk, 2012’nin en unutulmaz anlarından biriydi. 1970’te yeni nükleer santrallar kurma kararı alan Batı Almanya hükümetine karşı ayaklanan Freiburg halkı, büyük direniş göstererek nükleer santral yapımını durdurdu. İşte bu direniş, Avrupa’da gerçek anlamda çevreci hareketin başlangıcı kabul edildi. Freiburg da bu tarihten sonra ‘sürdürülebilir şehir’ olma sürecini gerçek anlamda başlatmış oldu. Freiburg’a Avrupa’nın ‘güneş şehri’ denmesinin sebebi, şehrin neredeyse her boş alanının güneş panelleriyle kaplanmış olması. Şehirde araba kullanımını azaltmak için her türlü çalışma yapılmış. Şehir dışında bulunan ve arabayla gidilen büyük AVMlerden vazgeçilmiş. Tüm yaşam şehrin içine alınmış. Böylece yürüme ya da bisiklet mesafesinde bir yaşantı kurulmuş. Ayrıca tüm Freiburg tramvay ağı ile çevrelenmiş. Hem temiz enerjinin nasıl kullanıldığını incelemek hem de şahane bir şehirde vakit geçirmek istiyorsanız size önereceğim tek adres Freiburg!

2- İPEK YOLU TRENİ İLE 1001 GECE MASALLARI
Yıllar önce belgeselle ilk tanışmam meşhur “İpek Yolu” belgeseli sayesinde olmuştu. Rahmetli babamla birlikte her pazar akşamı “İpek Yolu” şehirlerini izlerdim. O zaman bizler için ulaşılmaz yerlerdi. Sadece masallarda okuduğumuz yerleri izliyorduk her hafta. TRT’nin siyah-beyaz döneminin en zengin hazinesiydi bu belgesel. Bu bölgelere gitmek en büyük hayalimdi.
Bu sene Antonina Turizm ve Sanat Tarihçisi Atilla Tuna’nın organize ettiği tren turuyla bu hayali gerçekleştirdim. İpek Yolu’nun en güzel şehirlerini şahane bir tren ile gezdik. Buhara, Hiva, Semerkant, Şehr-i Sebz, Taşkent, Türkistan... Hepsi rüya gibi şehirler...
Özellikle Buhara ve Hiva beni benden aldı. Zamanın ortaçağda durduğu bu şehirlerde 1001 Gece Masalları’nın içinde gibisiniz. Alaaddin, Prenses Yasemin ile her an köşeden çıkacak, Sinbad ve tayfaları ile her an karşılaşacak, Ali Baba, Kırk Haramilerin saklandığı küplere kızgın yağları dökerken görecekmişsiniz gibi...
Medreselerle dolu bu şehirlerde o dönemin en büyük bilginleri yaşıyordu. Timur’un torunu Uluğ bey ve öğrencisi Ali Kuşçu, Semerkant’ın dünyanın en güzel şehri olduğu dönemde, bilim dünyasının hala kullandığı bilgileri yazıyorlardı.
Dünya tarihinin en sert komutanlarından biri olan Timur’un, görkemli başkenti Semerkant hala çok güzel. Timur’dan intikam almak isteyen herkesin yıkımına uğramış şehirde hala birçok anıtsal yapı var. Hele Registan’ın güzelliği dillere destan. Gelecek yazılarımda detaylı olarak anlatacağım bu şehirlerde yaptığım seyahati hayatım boyunca unutmayacağım.

3- MOR LAVANTA TARLALARI ve SAULT-PROVANCE
2012 Temmuzu’nda, ‘Tarımda Apelasyon’ (kontrollü köken adlandırması) konusunu incelediğimiz bir belgesel çekimi için, Fransa’nın Provance bölgesinde bulunan ve ilk lavanta üretim yeri olan Sault’a gittik. Burası doğal güzelliği ve kalitesiyle UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası ilan edilen Fransa’daki 6 bölgeden biri. Özellikle haziran ve temmuzda, mor lavanta tarlalarının güzellikleri ve insana huzur veren enfes kokusuyla tam bir cazibe merkezi. Bir ortaçağ köyü olan Sault, tüm ortaçağ kasabalarında olduğu gibi, güvenlik sebebiyle, yüksek bir tepeye kurulmuş. Bu yüzden de kasabanın muhteşem vadi manzarası bulunuyor. Onlarca mor lavanta ve altın rengi yabani buğday tarlası insana huzur veriyor.
Sault lavantanın adeta başkenti. Lavanta ile ilgili bir sürü ürünü bulabileceğiniz en keyifli adres ise 1500’lü yıllardan beri, her çarşamba sabahı kurulan Sault Pazarı! Sadece sabah açık olan pazarda lavantanın yağından sabununa, balından dondurmasına aklınıza gelebilecek her türlü ürünü birbirinden şık paketlerle direkt üreticisinden satın alabilirsiniz. Doğal ve sade yaşamın içinde üreticilerden direkt olarak şarabınızı ve peynirinizi almak, küçük yerel pazarlara gitmek, çiftçilerle sohbet ederek işin inceliklerini öğrenmeye çalışmak bölgedeki başlıca aktiviteler arasında. Mis gibi lavanta kokuları arasında yapılan bisiklet ve motosiklet turları ise çok popüler. Her yıl binlerce kişi yazın bunaltıcı sahil havasından kaçıp, serin dağ köylerinde yapılan bisiklet ve motorsiklet turlarına katılıyor. Hatta bazı lokantalar bisikletçilere özel indirimli mönüler sunuyor!

4- BOZKIRIN ORTASINDA BİR BAŞYAPIT: DİVRİĞİ ULU CAMİİ
Son yıllarda beni en çok etkileyen eser Divriği Ulu Cami oldu. Tanıştığım herkese (hatta bıktıracak kadar) bu camiyi anlatıyorum. Her bir köşesinde saatler geçirebileceğiniz bu cami başka bir dünyadan gelmiş gibi... Bilinen başka eseri olmayan Mimar Ahlatlı Hürrem Şah’ın yaptığı bu camide, sadece mimari özellikleri değil sembolleri, akustiği ve su sistemi de insanı şaşkına çeviriyor. Taç Kapı’yı anlatmaya ise kelimeler yetmez. Ahlatlı ve Tiflisli taş ustalarının ‘Cennet Bahçesi’ni tasvir ettiği bu kapı, insanoğlunun yaptığı en güzel eserlerden biri. Türkiye’deki UNESCO Dünya Kültür Listesi’ne kabul edilen ilk eser olan Divriği Ulu Cami, Mengücek Beyi Ahmet Şah ve eşi Melike Turan tarafından, cami ile darüşşifa (hastane) olarak 1228’de yaptırılmış. Yapımı yaklaşık 14 yıl sürmüş. Özellikle akıl hastalarının tedavisinde kullanılan hastanede, o dönemde bilinen tedavi yöntemlerinin hepsinden farklı bir yol izlenmiş. Akıl hastalarının, kafataslarına çivi çakılarak tedavi edildiği ortaçağda su sesi ve müzik kullanılarak tedavi denenmiş. Ulu Cami’nin akustiği o kadar başarılı ki, her köşesinde sesin bası ve tizi değişiyor. İnsanın tüylerini diken diken eden muhteşem eseri 2013’te mutlaka ziyaret edin! Çünkü bu eseri başıboş bırakmamalıyız. Bu eser Türkiye’nin en büyük zenginliklerinden biri, bozkırın ortasında unutulmamalı. Aksine bozkırın güzelliğine güzellik katan bir eser olarak anılmalı. Ünlü gezgin Evliya Çelebi de benim gibi Ulu Cami’ye büyük bir hayranlık duymuş ve şöyle yazmış: “Üstat, bu camiye öyle emek sarf edip, kapı ve duvarları öyle nakş bukalemun eylemiş ki, methinde diller kısır, kalem kırıktır…”

5- BOŞNAKLARIN HÜZÜNLÜ, GÜZEL ŞEHRİ:
Boşnakların efsane şehridir Saraybosna (Sarajevo), Osmanlı’nın İstanbul’dan sonra en fazla önemsediği şehirlerden biriydi. İmparatorluğun gücünün simgesi İstanbul, Avrupa’daki varlığının simgesi ise Saraybosna’ydı. 500 yıl Osmanlı’nın belki de en zengin şehri olan Saraybosna’nın kaderi 20. yüzyılda değişti. Osmanlı’nın yıkılmasıyla ortada kalan milyonlarca Boşnak büyük bir acının içinde buldu kendini. Yüz binlercesi, tüm malvarlıklarını terk ederek yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne göçtü. Balkanlar’da kalanlar ise özellikle Tito’nun ölümünden sonra kâbus gibi günler yaşadı. Sırpların ve Hırvatların saldırılarıyla, binlerce Boşnak’ın tüm dünyanın gözü önünde katledilmesi 20. yüzyılın en acı olaylarından biriydi.
Benim için ayrı bir değeri olan Saraybosna artık yaralarını sarmaya çalışıyor. Kurşun delikleriyle dolu yüzlerce binanın varlığına rağmen özellikle gençler cıvıl cıvıl, ümit dolu. Hâlâ bir Osmanlı kenti görünümündeki Saraybosna ve Başçarşı 2013 seyahat ajandasında mutlaka yer almalı. Hüzünlü ama çok güzel bir şehir olan Saraybosna’nın sıcacık, güleryüzlü insanları, kahveleri, köfteleri ve tabii ki börekleriyle beni en çok etkileyen yerlerden biri. Hazır Saraybosna’ya gelmişken, vezirler şehri Travnik ve muhteşem Mostar Köprüsü’nü de mutlaka görün!