Anadolu kaplanı: Hattuşa

Ecdadımız ve onlarla ilgili dizilerin tartışıldığı günlerde, Anadolu'nun ilk büyük imparatorluğunun, Hititlerin başkenti Hattuşa'daydım...
Anadolu kaplanı: Hattuşa

Hattuşa, İç Anadolu’da Çorum’a bağlı Boğazkale ilçe sınırlarında, Çorum’a 82, Ankara’ya 203 km uzaklıkta bir yerleşke. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki 11 noktadan da biri.
Hattuşa, M.Ö. 1500’lü yıllarında Babil ve Mısır devletleriyle birlikte, Yakındoğu’nun süper güçlerinden biri olan Hitit Devleti’nin başkentiydi. Kim bu Hititliler? 100 yıl önce dünyada herhangi birine Hitit deseydiniz, yüzünüze şaşkın şaşkın bakar ve ne demek istediğinizi anlamaya çalışırdı! Çünkü Hititlerle ilgili ilk bilgilere 20. yüzyılın başlarında ulaşıldı. Aslında Mısır ve Mezopotamya ülkelerinin metinlerinde ve Tevrat’ta, o dönemi etkileyen, güçlü bir kavimden bahsediliyordu. Ama bu kavmin Anadolu’da olabileceği kimsenin aklına gelmemişti.
1834’te arkeolog ve mimar Charles Texier, Orta Anadolu’da bir keşif gezisine çıkar. Antik yazarlardan Strabon’un sözünü ettiği Galat kavmi Trokmilerin başkenti Tavium’u ararken, Boğazköy’e gelir. Texier, harabelerin ölçümlerini yapıp kent planını çıkarır, kent kapılarının ve şehir surlarının resimlerini çizer. Onu en çok heyecanlandıran şey, Yazılıkaya’daki kabartmalar olur. Texier gördüklerini 1839’da yayımlar ve birçok kâşif ve bilim adamı Boğazköy’e gelerek araştırma ve incelemede bulunur. Bu çalışmaların sonucunda 1906’da ilk bilimsel kazı çalışmaları başladı. Bulunan tabletler arasında, Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili’nin birbirine yazdıkları mektuplar da vardı. Bundan da anlaşılır ki, burası, Hatti ülkesinin, Hitit İmparatorluğu’nun başkenti Hattuşa’ydı.
Hititler bilinmeyen bir sebepten dolayı, Anadolu’ya göç etmiş bir kavimdi. Ya Boğazlar üzerinden Avrupa’dan ya da Kafkasya’dan geldikleri tahmin ediliyor. Kendilerine “Nesili” yani nesice konuşanlar adını veren bu kavim, Anadolu topraklarını ‘Hatti Ülkesi’, oturanlarına ise ‘Hattili’ diyorlardı. Yani aynı Bizans adı gibi Hitit (daha önce de Eti) adı da sonradan ortaya konmuş bir isim. 1453 yılında yaşayan tek bir Konstantinapolisli, Bizans diye bir ülke tanımadığı gibi, hiçbir Hattuşalı da, Hitit diye bir ülke tanımıyordu. 

Sarp kayalıkta bir saray
Hattuşa’yı birlikte gezdiğimiz arkeolog Tahir Aksekili bize kent hakkında ilginç bilgiler verdi: “Hattuşa, başlangıçta bir kilometrekarelik bir alanı kapsıyordu. Hitit İmparatorluk döneminde, yani M.Ö. 14. yüzyılda, şehir yaklaşık olarak altı kilometre uzunluğunda, belirli aralıklarla yüksek kulelerle desteklenen taş temelli, üstyapısı kerpiç tuğlalarla örülü bir surla çevriliydi. Şehrin farklı semtlerine giriş, sura açılmış anıtsal kapılardan sağlanıyordu. Çoğu günümüze kadar oldukça sağlam durumda gelmiş olan, dış yüzünde aslan yontuları bulunan Aslanlı Kapı’yla, iç yüzünde silahlı tanrının bulunduğu Kral Kapısı bunların en önemlileri. Kentin güney ucundaki Yer Kapı, Hattuşa’nın en ilginç kalıntılarından. Kesik piramit biçimli bu oluşumun en üstünde ortada yer alan Sfenksli Kapı ve bunun hemen altında Hattuşa’nın bugün içinden geçilebilen tek poterni (tünel) var. 71 metre uzunluğunda ve 3 metre yüksekliğindeki poternden geçilerek sur dışına çıkılmakta. Hitit kralları ülkeyi, bugün Büyükkale olarak adlandırılan sarp bir kayalık üzerindeki saraydan yönetiyordu. Tek bir yapıdan ibaret olmayan sarayda direkli galerilerle çevrilmiş avlular etrafına dizilmiş büyüklü, küçüklü yapılardan oluşan kompleks, kral ve ailesinin yanı sıra saray memurları ve ‘altın mızraklılar’ olarak adlandırılan nöbetçi askerleri de barındırıyordu.’’ 

Hitit: ‘Bin tanrılı’ bir ülke
Hitit metinlerinde Hattuşa Ülkesinden ‘Bin tanrılı ülke’ olarak söz edilir. Bu tanrı bolluğu ilginç bir gelenekten kaynaklanır: Hititler diğer ülkelerin, özellikle de yendikleri komşularının tanrılarını kızdırıp gazaplarına uğramaktansa, armağan ve dualarla saygılarını dile getirip, onları kendi tanrıları arasına katmayı yeğliyorlardı. Arkeolog Tahir Aksekili, bu sebeple, İmparatorluğun çeşitli şehirlerinde tapınılan bu tanrılar için de başkentte tapınaklar yaptırıldığını belirtiyor. Başkent Hattuşa’da bugüne kadar 31 tapınak gün ışığına çıkartılmış. Aşağı Şehir’de ise ülkenin en güçlü tanrıları olan Fırtına tanrısı ile Arinna’nın Güneş Tanrıçası’na adanmış olan ‘Büyük Tapınak’ bulunuyor. Bu tapınakta bulunan zümrüt yeşili ‘dilek taşı’, Hattuşa’nın en popüler yeri. Sebebi ise kenti ziyaret eden Türk Sanat Müziği sanatçısı Bülent Ersoy’un, bu taşın önünde dilekte bulunması ve bunun da televizyonlarda bol bol gösterilmesiymiş!
Televizyonların yavaş yavaş meşhur ettiği Hattuşa, yine televizyon dizileri sebebiyle gündeme gelen ‘ecdadımız’ tartışmalarında unutulmaması gereken çok önemli bir yer. Tarihimizi sadece Osmanlı ile sınırlamamamız gerektiğini düşünüyor ve üzerinde yaşadığımız toprağın, Anadolu’nun bu ilk büyük uygarlıklarına saygıyı unutmamamız gerektiğine inanıyorum. Hattuşa ise tarihi, görkemiyle, hikâyeleriyle zaten ilgiyi çoktan hak ediyor.

Boğazköy sfenkslerinin geri dönüş yolculuğu


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, ülkemizden kaçırılan eserleri ana yurduna geri getirme çabalarını takdir ediyorum. Yurda geri getirilen eserlerin en önemlilerinden biri ise, Boğazköy Sfenksi... Ünlü ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey tarafından kurulan ve imparatorluk müzesi olan “Müze-i Hümayun’un başkanlığında ve Alman heyet üyelerinin katılımıyla Çorum’un Boğazköy ilçesinde yapılan kazılarda 10.400 civarında tablet ile iki adet sfenks bulundu.
Gün ışığına çıkartılan bu nadide bulgular, akabinde temizleme, onarım ve yayın çalışmaları için Alman kazı ekibi tarafından 1915 ve 1917 yıllarında Berlin’e götürüldü. O dönemlerde Almanya’ya ülkemize iade edilmesi koşuluyla gönderilen eserlerin sonuncusu olan Boğazköy Sfenksi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yürüttüğü yoğun müzakerelerin neticesinde 94 yıllık ayrılığın ardından 27 Temmuz 2011’de eski ismi ‘Müze-i Humayun’ olan İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne teslim edildi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın bizzat takip ettiği, Hitit Kraliyet Arşivine ait 3.300 yıllık kültürel miras daha önce iadesi sağlanan diğer sfenks ile birlikte ait olduğu topraklara taşındı. Sonuç itibariyle; Boğazköy’ün ‘dünya mirası alanı’ ilan edilişinin 25. yıldönümü Boğazköy sfenkslerinin uzun ve meşakkatli uğraşlar neticesinde ülkemize kavuşturulmasıyla taçlandırılmış oldu. Almanya’nın Pergamon Müzesi’nden getirilen sfenksler bugün artık Boğazköy Müzesi’nde sergileniyor.