Dünyanın direniş öyküleri

Son bir yılda yaptığım yurtdışında hazırladığım belgesellerde ve yazılarda -kaderin garip cilvesi- birçok kez devletin halkla karşı karşıya kaldığı öyküleri işlemişiz. Bunları 'Gezi Parkı' eylemlerine benzediği için değil, halkların farklı biçimlerde, farklı sebeplerle devletle karşı karşıya kaldıkları durumları örneklemek için yazıyorum. Belki ''tarih tekerrürdür'' lafını hatırlayan olur.
Dünyanın direniş öyküleri

Polonya:Doğu Bloku’nu yakan direniş


II. Dünya Savaşı’nda yerle bir olan Polonya, savaş sonrası SSCB’nin baskısı altına girmişti. Komünizm adı altında yapılan sömürü, tüm Doğu Bloku ülkeleri arasında hayatı zorlaştırmıştı. Halk, üzerinde kurulan baskı sonucu patlama noktasına gelmişti. Fitili ateşleyen kıvılcım ise Gdansk’ta ortaya çıktı. Hem de kaderin garip bir cilvesi olarak, işçi sınıfını temsil ettiğini söyleyen Sovyetler Birliği’ne karşı Gdansk Lenin Tersanesi işçileri tarafından!
Anna Walentinowicz adında bir vinç operatörünün, sendikanın onayı alınmadan işten çıkarılması üzerine, Lech Walesa’nın önderliğinde 17 bin işçi ayaklanmış. Ardından grev tüm ülkeye yayılmış ve tek bir işçinin işten çıkarılması, 500 bin kişilik grevi tetiklemiş.
Aslında her şey 1978’de, Krakov Başpiskoposu Karol Wojtyla’nın ‘2. Jean Paul’ adıyla papa seçilmesinden sonra başlamıştı. Papa, bütün nüfuzunu kullanarak, Polonya’daki Sovyet hâkimiyetini yıkmak üzere tüm ülkelerin desteğini almıştı. (Ağca’nın ‘Papa Suikastı’nın da gerçek sebebinin bu olduğu söylenir.)
Sıradan bir işçi olan Walesa’nın önderliğinde Papa’nın ve Batı’nın desteğiyle bu kitlesel hareket büyümüştü. Walesa ve sendikacıların kurduğu ‘Solidarnosc’ (Dayanışma) hareketine mensup olanlar, yıllarca hapis hayatı yaşamıştı. Ancak bu baskılar hareketi yıldırmamış, aksine büyütmüştü. Sonunda Haziran 1989’da yapılan ilk kısmi serbest seçimlerde, iktidardaki Polonya Birleşik İşçi Partisi ağır bir yenilgi almış ve ülkenin adı resmen Polonya Cumhuriyeti olmuştu.
Gdansk Tersanesi’nde o günden bugüne çok şey değişti. Geçmişte 17 bin kişinin çalıştığı tersanede bugün sadece 1500 işçi çalışıyor ve artık Ukraynalıların... Bugün birçok kişi ayaklandıkları ve yıkılmasına sebep oldukları ‘’komünist rejimin’’ iyi taraflarından bahsediyor. Ancak herkes bir konuda hemfikir: Sonu ne olursa olsun baskıcı rejimden kurtulduk!

Sırp Kuşatmasına Direnen Şehir: Saraybosna



Bosna’da yaşananlar elbette diğerlerinden çok daha farklı. Bosna-Hersek halkının, bağımsızlık isteğinin ardından Yugoslav ordusu tarafından kuşatılan bu güzel kentin güzel insanları, bağımsızlıkları için tam 4 yıl direndi. Tarihin en acımasız ve tamamen sivil halka yönelik saldırılarından biri olan ’Saraybosna Kuşatması’ sırasında, 200 bin kişi öldü.
Savaşın başında olayları uzaktan izleyen BM ve NATO, Bosna’ya geldikten sonra da ‘yakından izledi’! Sözde barışı sağlamakla görevli bu kuvvetlerin kayıtsızlığı tarihe kara leke olarak geçti. Özellikle Srebrenica’da yapılanlar artık soykırım olarak kabul ediliyor.
Savaşın en acı anılarından biri de Saraybosna Halk Kütüphanesi’nin yangın bombalarıyla yakılmasıydı. Bu, savaşın sadece insanları değil, topyekûn hafızayı da silmek istediğinin en büyük kanıtıydı.
Kuşatma sırasında şehir tamamen Yugoslav ordusu tarafından çevrildi, giriş çıkış neredeyse imkânsızdı. Bu koşullarda Saraybosna halkı çareyi, 800 metre uzunluğunda bir tünel kazmakla buldu. Bu tünel sayesinde 300 binden fazla kişi kente giriş çıkış yaptı. Yiyecek, ilaç, silah ve yaralılar taşındı...
Savaşın bir diğer kahramanı da Saraybosnalı basın mensuplarıydı. Bitip tükenmeyen Sırp saldırısını tüm dünyaya aktaran özellikle ‘Oslobodjenje’ gazetesine bir paragraf açmak gerekir. Tüm savaş boyunca sadece 2 gün çıkamamış olan (bombalandığı için) gazete, tüm Saraybosna halkının direnişinin adeta sembolüydü.
Ancak Saraybosna halkı tüm bunlara yıllarca direndi ve sonunda kazandı. Bugün bu acımasız savaşı yapanların çoğu hapiste. Slobodan Miloseviç ise Lahey’de yargılanırken öldü.

Freiburg: İlk büyük çevre direnişi


Bu sene en çok işlemek istediğim konulardan biri Avrupa’da yapılan temiz enerji çalışmalarıydı. Çünkü dünyanın hızla kirlenme süreci Sanayi Devrimi’yle Avrupa’da başlamıştı. Yeryüzündeki tüm kaynakların sonsuz olduğunu düşünen Batı zihniyeti, dünyaya başka hiçbir canlının vermediği kadar zarar verdi. Çevrecilik bilincinin bir halk hareketine dönüştüğü ilk yer ise; Almanya’nın sırtını Kara Orman’a dayamış küçük şehri Freiburg oldu.
1970’te Alman hükümeti, 17 yeni nükleer santral kurma kararı almıştı. Bunlardan biri de Freiburg’a 30 km. mesafedeki Wyhl kasabasındaydı. Ancak yöre halkı karara tepki göstererek, on binlerce kişinin katılımıyla santral inşaatını bastı. Zira şehir, II. Dünya Savaşı’nda büyük yıkım yaşamıştı. Büyük çabalarla yeniden kurdukları kentin yakınında, potansiyel tehlike olacak, bir santral istemiyorlardı. Hükümet, direniş karşısında geri adım atarak santral yapımını durdurdu. Bu direniş, Avrupa’da gerçek anlamda çevreci hareketin başlangıcıydı. Freiburg da o tarihten sonra ‘sürdürülebilir şehir’ olma sürecini başlatmış oldu. Freiburg şu anda ‘’Avrupa’nın Çevre Başkenti’’ olarak anılıyor. Dünyanın temiz enerjiye geçmesi için sürdürülen çalışmalara ev sahipliği yapıyor.

Bağımsız Katalunya Yürüyüşü


Bu sene tanık olduğum bir diğer halk eyleminin adresi Barcelona. Diğer eylemlerin aksine, bu hareket oldukça sakin ve şenlik içinde geçti. Diada de la Independencia (Bağımsızlık Günü), her yıl 11 Eylül’de, İspanya’nın özerk bölgesi Katalunya’da, yaklaşık 100 yıldır bayram havasında kutlanıyor.
11 Eylül aslında hüzünlü bir tarih. 1714’te binlerce kişinin ölümüne yol açan İspanyollarla yapılan kanlı savaşın yenilgi tarihi. Bu acı günü unutmamak için 100 yıldır karnaval havasında kutlanan törenlere bu yıl 3 milyon kişinin katıldı. Törende Katalan halkının özgürlük çığlığı vardı.
Katalanlar, tören boyunca ısrarla Katalunya’nın AB’nin yeni üyesi olduğunu haykırdı. Bu, İspanyollarla olası bir ayrılıkta, Katalanların kimden medet umduğunun da göstergesi.
Katalanların bu bağımsızlık isteğini haksız bulmamakla beraber sürecin onların dediklerinden daha zor olacağını düşünüyorum. Neden mi? Öncelikle Barcelona, İspanya’nın en büyük ve en zengin şehri. Türkiye’den İstanbul’u ayırmak gibi bir durum yani bu! Barcelona şu an ekonomik krizin pençesinde bulunan İspanya’nın ayakta kalan son kalesi. Her yıl milyonlarca turistin akınına uğrayan şehirde neredeyse her şey ticari bir meta!
Ayrıca İspanya’nın en büyük limanı. Franco, üniter devletin yıkılmayacağına o kadar çok inanmış ki, en büyük yatırımını bu şehre yapmış. Barcelona, her yıl milyarlarca euroyu sadece limandan kazanıyor. 7/24 yaşayan bu şehir, aynı zamanda tam bir alışveriş cenneti.
Törenlerde ve sokaklarda her yerde Katalunya yazısını ve bayrağını gördüğümüz şehirde yükselen milliyetçilik, yanında bol bol iyimserlik de getirmiş. Yetkililer-bizim de alışık olduğumuz- bir söylemi tekrarlıyorlar: “Kendini Katalan hisseden herkese kapımız açık!” Hissetmeyenler için gelecek muamma! Bu ayrımcılığı sokakta da hissetmek mümkün. Özellikle göçmenler zor koşullarda yaşıyor. Sokaklarda bağımsızlık talep ederken, kıyafetlerine “Bağımsızlık ya da ölüm”, “Katalunya Katalanlarındır” yazan Katalan dostlarımıza tavsiyem ise bağımsızlık yolunda birçok halkın düştüğü milliyetçi söylemlerden uzak durmaları. Zira bu, bağımsızlık sürecinde sorunlar yaşatabilir.
İspanya, zengin Katalunya’dan kolay kolay vazgeçmeyecek. Katalan halkının en büyük desteği ise AB olacak. Zaten tören boyunca AB, hep sevgiyle, hem de bıktırıcı biçimde defalarca anıldı! Umarım bu bağımsızlık isteği, istenmeyen olaylara yol açmaz.