İki saatlik savaşın 600 yıllık izleri

1526 yılında gerçekleştirilen ve sadece 2 saat süren Mohaç Savaşı'nın izleri, Macaristan'da hâlâ devam ediyor. Ülkenin her yerinde 150 yıllık Osmanlı döneminin izlerini görmek mümkün.
İki saatlik savaşın 600 yıllık izleri

Ülkelerin kaderlerini değiştiren anlar vardır. Bu anlar tarihin akışını değiştirir. Macaristan için bu tarih 29 Ağustos 1526. Yani Mohaç Meydan Savaşı.

Osmanlı İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman ve Macar Kralı 2. Lajos’un önderliğinde Mohaç Ovası’nda karşılaşan iki ordu tarihin en kanlı savaşlarından birini yaşamıştılar. Yine tarihte çok ender görülen bir şekilde sadece 2 saat süren savaşta Osmanlılar hemen hemen tüm Macar Ordusu’nu yok etmişti.

Mohaç Meydanı kan gölüne dönüp de Macar Kralı 2. Lajos savaş alanından kaçarken bataklık alanda atından düşmüştü. Henüz 20 yaşındaki genç kral, üzerine giydiği altın kaplama zırhıyla bataklıkta boğulmuştu. Savaşta esir edilen tüm Macar soyluları da savaştan sonra meydanda idam edilmişti.

İşte bu kısa süre Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri olan Macarların tarihini tamamıyla değiştirdi. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Macarlar, 150 yıl süren Osmanlı hâkimiyetine girdiler. Kendi aralarında bölündüler. Bugün bile bu savaşın yarattığı etkileri tüm Macarlar acıyla hatırlıyor ve yaşıyor.

Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemde yaşanan bu savaş bizim tarihimizde ‘şanlı bir zafer’ olarak hatırlanırken, Macarlar için ‘tarihin en kara günü’. Hâlâ 26 Ağustos Macaristan’da hüzünle anılıyor.

Dünyanın en güzel ülkelerinden biri olan Macaristan’a yaptığımız yolculukta bu kez bu savaşı ve Osmanlı’nın izlerini takip ettik. Bedia Ceylan Güzelce ile birlikte hazırladığımız ve İz TV’de yayımlanacak ‘Savaş Sırları’ belgeseli için ilk rotamız Budapeşte’ydi.

Kanuni Sultan Süleyman ve Osmanlı ordusu savaşın bitiminde o zaman ki adıyla Budin şehrine gelmişti. Ancak savaştaki hezimeti duyan Macarlar şehri ordu gelmeden önce terk etmişti. Kanuni, şehrin anahtarını şehirde kalan az kişiden biri olan Yahudi bir tüccardan almıştı.

Budapeşte’de, 150 yıl süren Osmanlı döneminde, Evliya Çelebi’nin belirttiğine göre 25 cami bulunuyordu. Birçoğu kiliseden dönüştürülmüş bu camilerin en ünlüsü bugün yine eski adıyla bilinen St. Mattihas Kilisesi’ydi. Kilise Süleyman Han Camii’ne dönüştürülmüştü. Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesiyle hem Budin’de hem de Peşte’de bulunan tüm camiler tekrar kiliseye döndürülmüş, türbeler ve tekkeler ise yıkılmıştı.

Bugün Budapeşte’de cami bulunmuyor. Ancak bir Bektaşi dervişinin türbesi Osmanlı’dan kalan tek eser olarak ayakta durmaya devam ediyor. Gül Baba, Mohaç Savaşı’na katılmış bir Bektaşi dervişi. Bektaşi dergâhına bağlı olan Yeniçeri Ocağı, sefere çıkarken Bektaşi babalarını da yanlarında götürürlerdi. Bu babalar ordunun maneviyatını güçlendirirdi. İşte onlardan biri de Gül Baba’ydı.

Gül Baba savaştan sonra da Budin’de kalmıştı. Elinde ve kavuğunda eksik olmayan gülü ile dolaşan Gül Baba, tüm Budin ve Peşte halkının da sevgisini kazanmıştı. Cenazesine sadece Osmanlılar değil çok kalabalık bir Macar ahalisi de katılmıştı. Bu yüzden Gül Baba hâlâ Macarların en sevdiği Türk. Türbesinin bulunduğu tepenin adı ise Gül Tepe...

Budapeşte’de Osmanlı’nın izlerini takip edebileceğiniz bir diğer adres de Macar Ulusal Müzesi. Budapeşte’de müze olarak inşa edilen ilk binanın bir bölümü Osmanlı dönemi eserlerine ayrılmış. Eserlerin çoğu savaşı anımsatan eserler. Ayrıca Sultan Süleyman’ın Türkiye’de çok bilinmeyen bir portresi de bu müzede bulunuyor.

Bir diğer adres ise sadece Macaristan’ın değil dünyanın en büyük resim galerilerinden biri olan Ulusal Galerisi. Galerideki birçok eser Osmanlı dönemini anlatıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi tamamında savaş, kan ve ölüm var maalesef.

Galerinin hemen girişinde sizi karşılayan eserin hemen arkasında bulunan bölümde, Zigetvar Kalesi kuşatmasını delmeye çalışan Macar askerlerini anlatan çok büyük yapılmış bir eser bulunuyor. Bu resmin hemen yan bölümünde Macar Kralı Lajos’un attan düşme anının betimlendiği eseri bulmak mümkün.

Osmanlı’nın izleri Macaristan’da sadece Budapeşte’de bulunmaz. 2010 yılında İstanbul ile birlikte ‘Avrupa Kültür Başkenti’ olan Pec (Pecs) şehri, Macaristan’da iki camiyi barındıran tek kent. Ancak bunlardan biri kilise olarak kullanılırken Yakovalı Hasan Paşa Camii Macaristan’da ibadete açık olan tek cami. Cuma günleri ibadete açık cami aynı zamanda küçük bir müze. Zamanında caminin hemen yanı başında bulunan bir Mevlevi tekkesinde bulunan bazı eşyaların sergilendiği camide, Mevlevilik ve derviş kültürü Macarca ve İngilizce gelen ziyaretçilere anlatılıyor.

KELLE ALAN KANUNİ TASFİRİ


Osmanlı izini en fazla göreceğiniz yer Mohaç Meydanı. Mohaç Savaşı’nın yapıldığı bu meydan, 20. yüzyılda yapılan arkeolojik araştırmalarla ortaya çıktı. Her birinde yüzlerce Macar askerinin gömülü olduğu 5 toplu mezar bulundu. Bu mezarların bulunduğu yer bugün Mohaç Savaşı Anıtı olarak anılıyor.

Savaşta ölen 15 bin Macar askerin anısına, 15 bin bronz kemikten yapılmış anıtsal bronz kapı, Macarları kuşatan Roma-Germen ve Osmanlı İmparatorluğu’nu simgeleyen iki yüksek beton blok ile çevrilmiş.

Kapının hemen yanı başında bulunan müzede Mohaç’ta bulunan objelerin yanı sıra, çeşitli video gösterileriyle gelen ziyaretçilere savaş anlatılıyor. Müzede savaşa katılan Macar ve Osmanlı askerlerine ait kıyafetler, zırhlar, miğferler, kılıçlar, oklar bulunuyor. Müze ile mezarlık arasında 3 tarafı derin çatlaklarla dolu bir gül heykeli bulunuyor. Bu heykel, savaştan sonra 3 kola bölünen ve hâlâ toparlanamayan Macar birliğini temsil ediyor. Gülün seçilme nedeni ise Kanuni Sultan Süleyman’ın en sevdiği çiçek olması...

Mezar alanı onlarca ahşap heykel ile dolu. Ancak bu heykeller etrafa savrulmuşçasına dağınık duruyor. Macarların savaştan sonra dağılmasını tasvir ediyor. Heykellerin üzerinde yapılan resimlerin hepsinin bir anlamı var. Macarları yok eden Osmanlı bazen bir canavar bazen ise bir köpek olarak tasvir edilmiş. Ancak en etkileyici heykel şüphesiz Kanuni Sultan Süleyman’ı tasvir eden heykel. Ağların içerisinde Macar askerlerinin kesilmiş başlarını tasvir eden bu heykel, Macarlara göre Osmanlı’nın gaddarlığının simgesi! Orada anlatıldığına göre; Sultan Süleyman’ın düşmanlarını cezalandırmada favori yöntemleri varmış. En sevdiği ise kafa kesmekmiş! Hatta bunu kendi yaparmış.

Burada kısa bir eleştirim olacak. Halkların acılarını doya doya yaşamasına elbette kimse bir şey diyemez ve dememeli. Ancak bazı ırkçı ve abartılı söylemlere de artık 21. yy’de gerek yok! Halkları vahşi hayvan olarak tasvir etmeye, abartılı vahşet hikâyeleri ile hele hele bunları çocuklara anlatmaya hiç gerek yok. Ancak bu konuda bizim el uzatmamız ve Macarlarla bu konuda diyaloğa girmemiz gerekiyor.