Karanlıklar içinde bir harika

Mersin'in Aydıncık ilçesinde bulunan Gilindire Mağarası tam bir tabiat harikası... 1999'da tesadüfen keşfedilen mağaranın sonunda ayna gibi parlayan, yarısı tatlı yarısı tuzlu suya sahip bir göl var!
Karanlıklar içinde bir harika

Anadolu, dünyanın en özel coğrafyalarından. Her köşesi ayrı bir doğa mucizesi barındıran kadim topraklara, zengin tarihi ve kültürel doku da eklenince eşine benzerine az rastlanır bir yer ortaya çıkıyor. Dünyada bu zenginliğin küçücük parçasıyla gurur duyan ülkeleri gördükçe gıpta ediyoruz. Biz ise maalesef bu alanları hor kullanıyor hatta garip projelerle yok etmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz.

Ancak Anadolu bıkmıyor usanmıyor yine de bize bir sürü yeni güzellikler sunuyor. Bunlardan biri de Mersin Aydıncık’ta 1999 yılında bir çoban tarafından bulunan Gilindire Mağarası. Bir kirpiyi takip eden çoban, kirpinin bir oyuğun içine girdiğini fark eder. Sonra bu oyuğun bir tabiat harikası mağaraya çıktığını fark eder. Önce MTA mağarada keşifler yapar. Mağara keşfedilmeye başlandıkça mağaranın sonunda dünyada ender bulunan bir de sürpriz ortaya çıkar: Göl. Hem de yarısı tatlı yarısı tuzlu suya sahip, bir akıntı olmadığı için ayna gibi yansıma yapan bir göl. Bu yüzden Aynalıgöl denmiş hemen.

İşte burada bir eleştirim olacak. Herkesin Gilindire Mağarası olarak bildiği bu mağaranın adı nedense zamanla Aynalıgöl olarak denmeye başlamış. Bayılırız böyle işlere! Hem Türkiye hem de dünyada Gilindire Mağarası olarak bilinen bu yer, ‘’her yere Türkçe isim koyalım’’ yaklaşımıyla özellikle yabancıların söylemesinin çok zor olduğu ‘Aynalıgöl Mağarası’na doğru devşirilmiş. Ancak tüm kaynak kitaplarda ‘‘Gilindire Mağarası’ olarak anılmasına rağmen yönlendirme tabelalarında Aynalıgöl yazıyor. Bu karışıklığın bir an önce düzeltilmesi gerekiyor.

Aslında mağaranın bulunduğu Aydıncık da yakın dönemde adı değişen bir belde. Mersin’in en güzel sahil şeritlerinden biri olan Aydıncık’ın tarihi Fenikelilere kadar dayanıyor. Aydıncık eski adıyla Kelenderis 3 bin yıllık bir kent. En parlak dönemini M.Ö. 5. ve 4. yy’lerde yaşayan Kelenderis, Romalılar döneminde de önemli bir liman kenti olmuş.

Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Zoroğlu’nun yürütüğü kazılarda bu dönemi anlatan çok sayıda mozaik ortaya çıkmış. Özellikle antik dönem limanını anlatan mozaik bize Kelenderis’in bir fotoğrafını ortaya koyuyor. Bu arada küçük bir parantez açarak, Levent Hoca’nın limanda bulduğu erken Bizans dönemi kilisesinde çıkan mozaiklerin çok ses getireceğini şimdiden söyleyeyim.

Bu zengin kent zamanla önemini kaybetmiş Kelenderis adı da zamanla Kalendria, Kelendri, Gelendir, Gilindir derken Gilindire’ye dönüşmüş. 1965’te ise Gilindire adı değişmiş Aydıncık olmuş. Mağara, Aydıncık’a yaklaşık 10 km. uzaklıkta bulunuyor. Geçmişte büyük zorluklarla ulaşılan mağaraya ulaşım artık çok kolay. Turizme açılması için son düzenlemeler yapılıyor. Geçmişte sarp kayalıkların aşılmasıyla ulaşılan mağaraya şimdi girişe kadar inen demirden bir merdiven yapılmış. Hatta bu demir yapı mağaranın içinde de devam ediyor ve sonunda bulunan göle kadar kesintisiz gidiyor.

İlk olarak 2002 yılında Atlas dergisi için bu mağaraya gelen ve hem su üstü hem de sualtı fotoğraf ve videolarını çeken Ali Ethem Keskin ve Engin Aygün, mağaranın bu dönüşümüne çok şaşırdılar. İlk geldiklerinde fırtınalı bir denizden binbir zorlukla karaya ulaştıklarını belirten Ali Ethem Keskin ve Engin Aygün, devamında da mağaraya girişin kendilerini zorladığını söylediler. ‘’Bu yüzden çok az malzeme almıştık ve tam anlamıyla bir keşif de yapamamıştık’’ dediler.

İz TV’ye hazırladığımız belgesel için bu kez daha iyi ekipmana sahiptik. Ancak bu yolculuk da oldukça zorluydu. 50 metrelik merdiven inişinden sonra yoğun nem ve sıcaklık içinde geçen 500 metrelik bu iniş bizi oldukça yordu. Tabii ki her inişin bir de çıkışı var! Malzemeleri göle kadar indirmek için herkes birkaç kez bu yolu kat etti.

Gilindire Mağarası tam bir tabiat harikası. Giriş ağzı deniz düzeyinden yaklaşık 50 m. yukarıda bulunuyor. Toplam uzunluğu 555 m. olan mağaranın içi, her türden damlataş oluşumları ile kaplı. Genişliği yer yer 100 m., tavan yüksekliği 18 metreye ulaşan ana galeri çok sayıda salon ve odaya ayrılmış. Dev boyutta sütunlar, sarkıtlar ve dikitlerden oluşan mağara kelimenin tam anlamıyla muhteşem! 30 milyon yılda oluşmuş bu doğa şaheserine hayran kalmamak mümkün değil.

Zorlu bir yürüyüşle geldiğiniz mağaranın sonunda ise buranın şahikası, muhteşem bir göl sizi karşılıyor. Genişliği 20-30, uzunluğu 140, tavan yüksekliği 35-40, derinliği 47 metre olan gölün en önemli özelliği, gölün kenarında bulunan sarkıt, dikit ve sütunların gölün içinde de devam etmesi. Bu, sualtının da mağara kadar görkemli olmasına sebep oluyor.

Denizle aynı düzeyde bulunan gölün bir diğer özelliği ise ilk 10 metresinin tatlı su sonrasının ise tuzlu olması. Dalgıçlar mağaradan denize açılan bir galerinin olup olmadığına da baktılar. Ancak bir yol olmadığına karar verdiler. Mağara dalgıcı Doruk Dündar,’Belki küçük çatlaklar denize ulaşıyor olabilir ama insanların geçebileceği bir boşluk olmadığını söyleyebiliriz’ dedi.

Göl içerisindeki 20-21 derecelik sıcaklık dalışa oldukça uygun ancak ne olursa olsun buranın bir mağara olduğunu unutmamak lazım. Tamamen ‘mağara dalış tekniğiyle’ dalınması gereken bir yer. Ayrıca mağara dalışının riskli olduğunu da unutmamak lazım. Sarkıtların, dikitlerin su altında iyice yumuşadıkları ve dikkatli davranılması gerektiği hatırlanmalı. Bu tarz dalışlar özel izinler, özel ekipmanlar ve tecrübeli dalgıçlar tarafından yapılmalı. 


YAKLAŞIK 40 BİN MAĞARA VAR!


Gilindire Mağarası’nın bir diğer özelliği de antik dönemde biliniyor olması. Yıllar içinde unulmuş olan bu mağara içinde bulunan çok sayıda seramik kırıkları bu mağaranın daha önce kullanıldığını gösteriyor. Kalenderis kazısını yapan Prof. Dr. Levent Zoroğlu, mağarada da çalışmalar yapmış. Mağarada bulunan neolitik, kalkolitik ve erken tunç çağlarına tarihlenen seramik parçaları, Orta Dağlık Kilikya kesiminde bulunan en eski buluntular. Bu çalışmalar, Gilindire Mağarası’nın doğal zenginliğinin dışında tarihi değerini de ortaya koyuyor. Yıllardır mağaralar üzerinde çalışan MTA, Türkiye’nin % 40’ının mağara gelişimine uygun kayalardan oluştuğunu belirledi. Bu da yaklaşık 30-40 bin mağara demek! Bugüne kadar ancak küçük bir bölümünü keşfedebildiğimiz mağaralar Türkiye’nin gelecekteki en önemli turizm gelirlerinden biri olabilir. Ancak daha önceki birçok kötü örneğine rastladığımız mağara turizmi dikkat isteyen bir alan. Sürdürülebilir turizm anlayışının kesinlikle elden bırakılmaması gerekiyor. Milyonlarca yılda oluşan bu doğa harikalarına zarar verecek aktivitlerden uzak durmalı. Bunun için bilim adamlarının danışmalığıyla hareket etmek gerekiyor. Yoksa birçok mağaramız gibi (en acısı bir film yüzünden içinde dinamit patlatılan Yarımburgaz-İstanbul) yok oluşa doğru sürükleriz. Umarım Gilindire Mağarası geçmişteki kötü örnekleri göz önünde tutularak turizme açılır.