Politikayı değil elektrikçiliği sevdim

Tarihe Doğu blokunu yıkan adam olarak geçen Polonya'nın eski lideri Lech Walesa, Avrupa'nın bugününü, meşhur tersane isyanını anlattı ve itiraf etti: Ben politikayı değil elektrikçi olmayı sevdim.
Politikayı değil elektrikçiliği sevdim

İZ TV için hazırladığımız ‘Coşkun Aral ile Avrupa Notları’ belgesel serisinin oluşum aşamasında en çok işlemek istediğimiz konulardan biri de Polonya’da sosyalist dönemin ilk bağımsız işçi örgütü ‘Solidarnosc’ (Dayanışma Sendikası) ve efsanevi lideri Lech Walesa’ydı.

Doğu blokunun yıkılmaz sert yüzünün aslında çatırdamakta olduğunu gösteren bu hareketin, yine Doğu blokuna adını veren (Varşova Paktı) Polonya’da ortaya çıkması tarihin bir cilvesiydi aslında. Son işçi devriminin lideri, Sovyet komünizminin yıkılışının ve kapitalizmin tüm dünyaya hâkim olmasının kıvılcımını çakan Lech Walesa ise artık emekli bir siyasetçi. Siyasette yaptığı hatalar yüzünden çok eleştirildi. Ama ben çocukluğumun dirençli işçi kahramanına karşı hâlâ büyük saygı duyuyorum. Bugün Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biri olan Gdansk’ın her yerinde onun hikâyeleri anlatılıyor artık. Hiç kimse siyasi başarısızlıklarından, isyanın başladığı tersanenin yabancı sermayeye geçişinden bahsetmiyor. Çünkü o her ne olursa olsun son işçi devriminin lideri... Herkes onu bir halk kahramanı olarak hatırlamak istiyor.

Şunu söylemeliyim ki, 1980’de Gdansk’taki Lenin Tersaneleri’nde başlayan işçi isyanını o dönemde dünyaya Sipa Press adına görüntüleyip haber yapan Coşkun Aral’la bu yolculuğu tekrar yapmak, unutulmaz bir deneyimdi. Coşkun Aral, yıllar sonra tekrar karşılaştığı Walesa ile sohbete, Polonya’nın Avrupa Birliği yolculuğunu sorarak başladı...

Eskiden SSCB, size bir iş tarzı empoze ediyordu. Şimdi ise Brüksel var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu biraz daha farklı bir konsept. Öteki öncelikle zorunluluktu ve politik bir altyapıya sahipti. Komünizm tüm dünyaya kafa tutmak istiyordu. Lakin fazla dayanamadı ve çöktü. Kapitalizmin daha iyi gelişebildiği ve özgürlüğün esaretten daha iyi olduğu ortaya çıktı. Anlayacağınız, bu farklı bir sistem. Diğeri bir savaş düzeniydi. Bizim düzenimiz ise barışa dayanıyor. Bu da ideal bir sistem değil elbet. Sermaye denen şey o kadar da iyi değil. Bir zamanlar ülke-devlet çıkarları vardı. Şu anda ise Avrupa’nın çıkarları, hatta küresel çıkarlar olmak zorunda.

İşçilerin çalışma şartları eskisinden daha mı iyi?
Genel olarak bakıldığında çok daha iyi. Fakat bu kez de çok büyük farklar oluştu. Kapitalistlerin sorumluluğu iştir, fakat işşizlikten de kapitalistler sorumlu olmalı, politikacılar ya da sendikacılar değil! Kapitalizmi düzeltmemiz gerek, çünkü adaletsiz bir sistem söz konusu. Kalkınmış toplumlar böyle kötü bir kapitalizme izin vermez.

30 yıl önce sokaktaki insanın istekleriyle, günümüz insanının istekleri aynı mı?
Hayır, o zamanlar bize refah ve huzur getirecek bir özgürlük istiyorduk. Bugün özgürlüğe sahibiz, fakat kitlelerin huzura da ihtiyacı var. Belli bir kesim bu refaha sahip. O dönemde hepimiz eşit olarak fakirdik. Şimdiyse eşit olmayan bir şekilde zenginiz.

Avrupa, Polonyalı işçiye şans getirdi mi?
Genel ortalamaya bakıldığında herkesin durumu daha iyi görünüyor. Fakat arada büyük farklar var. Bir kişinin 1 milyon doları varken, diğerinin sadece 1 doları var. Yani sadece ortalamamız yüksek görünüyor.

Bunu eşitlemek için ne yapmalı?
Sermayenin iş yarışında insan faktörü çok az! 21. yüzyılda bu denge tekrar sağlanmalı, aksi takdirde yine devrimler olacaktır. İnsanlar bu bilinçle, teknolojinin bu denli geliştiği bir dönemde, kolayca kandırılmaya izin vermezler. Kapitalistler ya bunu anlayıp biraz daha adil bir ortam sağlayacaklar ya da yıkıma uğrayacaklar. Birçok yerde devrimleri takip ettim. Ve bence bu, kapitalizme darbe indirecek büyük bir dopingin başlangıcı. Bu yüzden kapitalistler bunu anlamazlarsa ezilecekler.

Papa 2. Jean Paul sizin hayatınıza ne kattı?
Papa olmadan benim hayatım daha farklı olurdu; komünizm Polonya’da çok daha uzun sürerdi ve sonu da çok kanlı olurdu. Papa bu süreci hızlandırmakla kalmayıp, sorunun barışçıl yollardan çözülmesini sağladı. Komünizmin felsefesi basitti: Organize olmamıza izin vermemek. Papa bizi devrim için örgütlemedi. Bizi dua etmeye teşvik etti. İşte o an kaç kişi olduğumuzu gördüğümüzde, sahip olduğumuz güce inandık ve kazandık. Papa olmasaydı, sayımızın ne kadar çok olduğunu hiçbir zaman fark edemez, organize olamazdık. Muhalefette olduğum 20 yıl boyunca, mücadele etmek için sadece on kişiyi ikna edebildim. Oysa Papa’yla bir yılda on milyon kişiyi örgütleyebildim.

Eğer hayata bir daha gelseydiniz, yine tersanede işçi olur muydunuz?
Eminim geçtiğim yolları tekrarlardım, fakat uygun koşullar altında. Ben iyi bir devrimciydim. Devrim için uygun şartlar olmalı. Lakin günümüzde böyle bir hava yok. Ben elektrikçi olmayı, elektroteknik mesleğini ve ayrıca teknolojiyi seviyorum. Bunlardan uzak kalmak istemem. Politikayı ise sevmiyorum. Hiçbir zaman da sevmedim. Fakat kader beni bu işe sürükledi ve şimdi içinden çıkamıyorum. Politika kötü bir şey ama birilerinin bu işi yapması gerekiyor.

Sizi çocuklarınız daha küçükken tanımıştım. Onların geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Günümüzde farklı programlar ve yapılar gerekiyor. Bizler eski fikirlerle, eski kapitalizmle ve eski demokrasi üzerinden hareket ediyoruz. Bu nesiller arası bayrak yarışında en büyük şans onların elinde. Ama eğer durumu düzeltemezlerse, onları devrimler ve isyanlar bekliyor. BM , başka bir çağ içindi. Elimizde Varşova Paktı’na karşı kurulmuş NATO var, fakat artık Varşova Paktı yok. Yani aslında yerimiz ve rolümüz belli değil. Bazı sorulara cevap bulamıyorum. Bu çağ için hangi ekonomi gerekli, hangi demokrasi lazım? Ve bunları hangi temeller üzerine kurmak istiyoruz?

Türkiye’nin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’siz bir Avrupa düşünülemez. Fakat iyi düzenlememiz gereken temel farklılıklar söz konusu. AB’deki bütün ülkelerin tek bir ‘Avrupa ülkesi’nin içinde yer alması gerekiyor. Farklılıklarımız aslında bize zenginlik sağlayabilir. Ama yine de bazı şeyler benzer olmalı. Trafik kuralları gibi, bir saatin 60 dakika olması gibi...x

Lenin Tersaneleri’nde işçiler neden ayaklanmıştı?
Gdansk şehrindeki Lenin Tersaneleri’nde çalışan bir vinç operatörünün sendika onayı alınmaksızın işten çıkarılması üzerine başlayan isyan, önce tersanedeki 17 bin kişiyi ayaklandırmış, sonra da tüm ülkeye yayılarak 500 bin kişilik büyük bir grevi başlatmıştı. O dönemde tersanede elektrik işlerine bakan Lech Walesa da isyanın lideri olmuştu. Bu kitlesel hareket, Papa 2. Jean-Paul’ün ve Batı’nın da (özellikle ABD’nin) desteğiyle büyümüş, kanlı olaylara yol açan baskıcı bir süreç başlamıştı. Walesa ve sendikacıların kurduğu ‘Solidarnosc’ (Dayanışma Sendikası) hareketi üyeleri, yıllarca hapis ve gözaltı hayatı yaşamıştı. Ancak tüm bu baskılar, hareketin üyelerini yıldırmamış, aksine isyanı büyütmüştü. Sonunda Haziran 1989’da yapılan ilk kısmi serbest seçimlerde, iktidardaki Polonya Birleşik İşçi Partisi ağır bir yenilgi almış ve ülkenin adı resmen Polonya Cumhuriyeti olmuştu. (Detaylarını Radikal’deki 02.09.2012 tarihli yazımda okuyabilirsiniz)

Walesa ve özgürlük dönemi
1983’te Nobel Barış Ödülü alan ve 1990’da cumburbaşkanı seçilen Walesa’nın yöneticiliği, muhalifliği kadar başarılı olamadı. Cumhurbaşkanlığı dönemi boyunca ülkeyi Batı’ya ve ABD’ye ‘peşkeş çekmekle’ suçlanan Walesa’nın arkasındaki halk desteği, peş peşe değişen hükümetler ve giderek artan istikrarsızlık nedeniyle azaldı. 1995 seçimlerini az farkla kaybeden Walesa, 1997’de Dayanışma Seçim Hareketi (AWS) adlı yeni bir siyasi parti kurdu. Üçüncü kez aday olarak katıldığı 2000 seçimlerinde oyların ancak  % 1’ini alabildi ve bu ağır yenilgiden sonra da siyasi kariyerini noktaladı.