AKP: Ne muhafazakâr ne de değil

Cameron'ın kendini atfettiği 'liberal muhafazakârlık', piyasa ekonomisini din, gelenek ve ahlak konularına verdiği önemle harmanlıyor. AKP de bu kategoriye düşüyor.

Geçen perşembe akşamı Başbakan Erdoğan ekranda gazetecilerin sorularını yanıtlarken Mehmet Barlas’ın yönelttiği bir soruyla muhafazakârlık tartışması dönüp dolaşıp yine önümüze geldi. Barlas’ın “Kendinizi muhafazakâr demokrat olarak tanımlıyorsunuz ama muhafazakârlar statükocudur; siz tabuları yıktığınız için muhafazakâr değilsiniz” yorumundan beri bir karmaşadır gidiyor. Önce Başbakan “Biz bu ülkenin değerler silsilesini koruma anlamında bir muhafazakârlıktan bahsediyoruz; ama bizim sosyal adalet anlayışımız da var, bu konuda da muhafazakârız” diyerek yanıt verdi. Ardından Radikal yazarı Koray Çalışkan, Barlas’ın muhafazakârlık tanımından farklı olarak “Muhafazakârlar değişimin kendisine değil sadece hızına karşıdır” yorumunu yaparak AKP değişimi ‘toplumun dengelerini korumadan’ çok hızlı bir şekilde getirdiği için muhafazakâr olmadığını ancak İslamcı olduğunu savundu. Durum tam da göründüğü kadar karışık. AKP hem muhafazakâr hem de değil.

Muhafazakârlığın en kısa ve öz tanımı şöyle: Var olan durumu (statüko) koruma amacını güden, bir anlamda toplumun değişmesine karşı direnç gösteren bir sağ kanat siyasi ideolojidir. Oysaki AKP bu tanımın tam tersine, Türkiye devletinin resmi ideolojisine meydan okumuş, kendi iktidarına dek merkeze sokulmayıp çevrede alıkonulan pek çok grubu merkeze taşımayı başarmış, hak ve özgürlükler konusunda pek çok ilerici adım atmış, askeri vesayeti kaldırmış, bugüne kadar devlete hâkim olan söylemi ve siyasi, ekonomik, bürokratik ve sosyal elitlerin hâkim konumlarını sarsarak kendi kadrolarını oluşturmuş, devlet merkezli siyaset anlayışını değiştirmeye başlamış bir parti. Özetle, birçoklarının ‘sessiz devrim’ diye adlandırdığı bu süreçte AKP Türkiye devletinin mekanizmasını ve sistematiğini tamamıyla dönüştürdü. 

Ekonomik olarak ise AKP tam anlamıyla liberal piyasa ekonomisi uygulayageldi ve özelleştirmeyi, yabancı sermayeyi, Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle entegre edilmesini, özel teşebbüsü destekledi - ki bunlar muhafazakârlıkla örtüşen ekonomik politikalar. Ne var ki partinin sosyal devlet anlayışı bu ahengi bozuyor. Ücretsiz sağlık hizmetleri, eğitim alanında okullaşmanın artması, teşvik kredileri, ücretsiz ders kitabı ve süt dağıtımı gibi uygulamalar, bunlar hep sosyal yapıyı güçlendirmeye yönelik AKP’nin sol-merkez eğilimli politikaları. Bu liberal-sosyalist harman da AKP’yi muhafazakâr tanımının dışına atmaya yetiyor.

Ancak tüm bunların yanında, sosyal ve kültürel alanda AKP tam anlamıyla sağ-muhafazakâr bir parti. Gelenek, din, toplum ve aile gibi değerlerin korunmasını şiddetle savunurken kürtaj, alkol, eşcinsellik gibi konulardaki tutumu ve kız-erkek öğrenci yurtları meselesinde ya da Başbakan’ın yaptığı ‘meşru’ ve ‘gayri meşru’ hayat tarzları tanımlamalarında olduğu gibi, geleneksel-muhafazakâr bir zihniyeti toplumda hâkim kılmaya çalışıyor. Bireyci değil toplumcu bir yaklaşım sergiliyor.

Bütün bu farklı eğilimleri bir araya getirdiği için de AKP’ye ne ‘muhafazakâr’ ne de ‘muhafazakâr değil’ diyerek işin içinden çıkamayız. AKP ‘sosyal-kültürel muhafazakâr’ bir parti. Son dönemlerde AKP gibi farklı eğilimleri sentezleyen partiler ve liderler ortaya çıktıkça, yeni muhafazakârlık tanımları da baş gösterdi. Mesela eski İngiltere Başbakanı Churchill, eski Amerikan başkanları Eisenhower ve Roosevelt gibi isimler ‘ilerici (progressive) muhafazakâr’ olarak tanımlanıyor. Bunlar kapitalizmi benimserken, vatandaşların çıkarları için devletin müdahalesini savunan isimler. Yine, İngiltere Başbakanı David Cameron’ın kendini atfettiği ‘liberal muhafazakârlık’, serbest piyasa ekonomisini din, gelenek ve ahlak konularına verdiği önemle harmanlıyor. AKP tam da bu kategoriye düşüyor.

Sözde değil özde laiklik, ileri demokrasi, değerli yalnızlık gibi dünya literatürüne kazandırdığımız (!) kavramları bir yana bırakıp yeni bir muhafazakârlık tanımı yapma zamanı geldi belki de...