Demokratikleşme paketi: Ne ilk ne son

Bu paketle gelen demokratikleşme dalgasının kalıcı olabilmesi için Türkiye'nin şu darbe anayasasından kurtulmaya ve yepyeni bir anayasaya ihtiyacı var.

2000’li yıllarda Türkiye’nin demokrasi yolculuğunda bazı sembolik anlar vardı. Ki ben bunları ‘devrimsel anlar’ diye adlandırıyorum. Dün Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı demokrasi paketi de böyle devrimsel bir an olarak hafızalarımıza kazınacak.
AK Parti’nin 2002-2007 yılları arasındaki ilk döneminde, Türkiye birinci demokratikleşme dalgasını yaşadı. Ki bu dalga Avrupa Birliği ile yürütülen müzakere sürecini arkasına almıştı ve hayatın siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarını kapsıyordu. Sonrasında, yapıldığı tarihle büyük tezat oluşturan 12 Eylül 2010 referandumu geldi. Bu referandum beraberinde birçok anayasal reform getirmekle kalmadı, AK Parti’nin 2012 seçimlerindeki oy oranını da ciddi şekilde arttırdı. Tüm bu süreçte AK Parti ordunun siyasetteki etkisini büyük ölçüde azaltırken, sivillerin güvenlik alanındaki etkisini de arttırdı ve askerin siyasete müdahale riskini ortadan kaldırdı. Ancak iktidara geldiği ilk andan itibaren AK Parti’nin demokrasi yolculuğuna en büyük katkısı, kuşkusuz Kürt meselesine yönelik başlattığı barış süreci oldu.
Dün açıklanan demokratikleşme paketini de üçüncü demokrasi dalgası diye nitelendirebiliriz. Paket, hayatın her alanını ve toplumun her kesimini kapsıyor. Türkçe dışındaki bir anadilde özel okullarda eğitim sağlanması, seçim barajının tamamen kaldırılması dahil olmak üzere bu konuda farklı alternatiflerin tartışmaya açılacak olması, siyasi partilere devlet yardımı için %7 olan mevcut barajın %3’e çekilerek yardımın kapsamının genişletilmesi, kamu görevlilerine kıyafet özgürlüğü, yani başörtüsü serbestisi getirilmesi, nefret suçu cezalarının arttırılması, paketin içerdiği devrim niteliğindeki reformlardan bazıları. Özetle bu paket, bugüne kadar devlet tarafından ötekileştirilen kesimlerin, ancak en çok Kürtlerin ve mütedeyyinlerin dezavantajlarını gidermeyi amaçlıyor.
Bu devrimsel adımlar onlarca yıldır geniş kesimlerce hayal ediliyordu. Özellikle de devletin kuruluşundan bu yana dışlanagelen gruplar tarafından. Ancak bu gruplardan Aleviler ve gayrimüslimler, pakette beklediklerini bulamadılar zira Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, ‘cemevleri’ne hukuki statü verilmesi ve Alevi dedelerine kadro verilerek maaş bağlanması paketten çıkması beklenen diğer adımlardı. Yine, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, uzun tutukluluk süreleriyle ilgili düzenlemeler ve Türkçe dışındaki bir anadilde kamu hizmeti verilmesi beklenen diğer değişikliklerdi. Bu nedenle paket, Başbakan Erdoğan’ın da birkaç kez tekrarladığı gibi, uzun, dinamik ve sürekli evrilen bir sürecin sadece bir kesiti olarak düşünülmeli.
Bu paketle gelen demokratikleşme dalgasının kalıcı olabilmesi için ise Türkiye’nin hâlâ, şu anki darbe anayasasından kurtulmaya ve yepyeni bir anayasaya ihtiyacı var. Bu anayasa etnik temelli vatandaşlık tanımı yerine, eşitliğe dayanan yeni bir vatandaşlık tanımı getirerek toplumun tüm kesimlerini kucaklamalı. Türkiye’nin demokrasi yolculuğunun tek teminatı bu. Ancak bunun da gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce, muhalefet partilerinin de demokratikleşme sürecini kucaklamaları gerekiyor. Anayasanın etnik temelli maddelerinin korunmasını savunmaktan vazgeçmekle işe başlayabilirler. Bu aynı zamanda, hükümeti oy kaybetme korkusundan kurtararak demokratikleşme yolunda daha cesur adımlar atmasının da önünü açar. Yine, bugüne kadar güvenlik alanında yapılan reformlar yeterince temelden değildi. Türkiye hâlâ bir ‘ulusal güvenlik devleti’nden ‘post-modern devlet’e geçme aşamasında. Hükümetin, Genelkurmay Başkanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na bağlanması, profesyonel orduya geçiş, mecburi askerlik hizmetinin kaldırılması ve ordunun sivil denetime tabi tutulması gibi daha birçok adımı atması ve bunları anayasal güvence altına alması gerekiyor. Son olarak, hükümetin Türkiye’nin siyasi tarihiyle yüzleşerek geniş tabanlı bir toplumsal uzlaşmayı inşa edecek adımları atması şart. ‘Hakikat Komisyonu’ kurulması bunun ilk adımı olabilir.
Schumpeter’e göre devrimlerde önce ‘yaratıcı yıkım’, sonrasında ise ‘yıkıcı yaratma’ süreci yaşanır. ‘Yaratıcı yıkım’ aşamasını aştık. Şimdi ise önümüzde ‘yıkıcı yaratma’ süreci var. Fark etmişsinizdir, bu terimdeki vurgu, ‘yıkım’ kelimesinin değil, ‘yaratma’ kelimesinin üzerinde. Bu da toplumun her kesimini kucaklamayı gerektiriyor.