Kepenk kapatma ve Gezi vakaları; Obama ve Erdoğan

Türkiye demokrasisine en çok zararı veren aslında polisin kullandığı orantısız güç değildi. Hükümet yetkililerinin kullandığı dışlayıcı ve ötekileştirici dildi...

16 gün boyunca kepenk indirdikten sonra, Amerikan hükümeti geçen çarşamba gecesi dükkânı yeniden açtı. Kongre, borçlanma tavanını yükselten anlaşmaya onay vererek bütçe krizini nihayet sona erdirdi ve federal hizmetleri tekrar vermeye başladı. Ne var ki bu çözüm geçici gibi görünüyor zira onaylanan tasarı, hükümeti sadece 15 Ocak’a kadar fonluyor ve borçlanma tavanını da 7 Şubat’a kadar uzatıyor. Bu da, bu tarihler arasında yeniden bir bütçe krizinin yaşanabileceği anlamına geliyor. Yine de, en azından var olan açmaz sona erdi ve kriz bize iki önemli ders verdi.

Başkan Obama’nın krizin bitmesinin hemen ardından düzenlediği basın toplantısında söylediği gibi, hükümetin ‘kapanması’ ekonomik büyümeyi yavaşlatarak ve borçlanma maliyetini arttırarak ciddi zarara yol açtı. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s’a göre, krizin ülkeye maliyeti 24 milyar doları buldu ve 2013’ün son çeyreğinde elde edilen yıllık gayri safi yurtiçi hasıla artışının yüzde 6’sını tıraşladı. Bunun da ötesinde, kriz ABD’nin dünyadaki güvenilirliğine ciddi zarar verdi. Ki bu, dünyanın en güçlü para birimi ABD Doları olduğu için küresel ekonominin ciddi zarar gördüğü anlamına geliyor. Tüm bunlar, tam da küresel ekonominin toparlanmaya ve hız kazanmaya ihtiyaç duyduğu bir anda yaşandı. Bu nedenle bu kriz Amerika’nın ve dünyanın artık afaki ve kasten yaratılmış krizleri, Obama’nın deyişiyle ‘imal edilmiş’ krizleri, kaldıramayacağını bir kez daha gösterdi. Yine Obama’nın söylediği gibi, bu oyunda kazanan bir taraf yok. Herkes kaybetmeye mahkûm.

Krizin verdiği 2. ders ise Obama’nın basın toplantısında yaptığı konuşmanın ta kendisiydi. Amerikan Başkanı birçok kişinin onun politikalarını beğenmeyebileceğini, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında pek çok fikir ayrılığı olabileceğini, ancak tüm bu farklılıkların ve görüş ayrılıklarının demokrasinin gereği olduğunu söyledi. Bir başkanı ya da politikayı beğenmeyen herkesi, görüşleri için mücadeleye davet etti. Farklı siyasi partilerden de olsalar, önce Amerikalı olduklarını söyleyerek herkesi kucakladı. Aynı zamanda yapıcıydı da. Sadece insanların üzerinde anlaştıkları konulara odaklanmak gerektiğini söyleyerek ‘uzlaşma’ kelimesine vurgu yaptı. “Bir şeyi değiştirmek için gayret gösterin, ama onu sakın kırmayın, yıkmayın” diyerek anlaşmazlıkların nefrete dönüşmemesi ve sistemi işlevsiz bırakmaması gerektiğinin altını çizdi. 

Obama’nın bu kapsayıcı, kucaklayıcı, barışçıl dili, bana nedense Türkiye’deki politikacıların haşin, dışlayıcı, ötekileştirici ve kutuplaştırıcı söylemini hatırlattı. Geçen hafta açıklanan Türkiye’nin 2013 yılı Avrupa Birliği İlerleme Raporu tam da bu konuya temas ediyordu. Rapor, Türkiye’de had safhadaki kutuplaşmanın katılımcı bir süreçten ziyade, sadece parlamenter çoğunluğa dayanan bir demokrasi anlayışını ortaya çıkardığını savunuyor. Türkiye’de politikacıların en ufak bir anlaşmazlık karşısında bile ortaya koydukları uzlaşmaz tavrı ve dili, özellikle Gezi hareketi sırasında iyice ayyuka çıktı. Türkiye demokrasisine en çok zararı veren de aslında eylemler sırasında polisin kullandığı orantısız güç değildi. Hükümet yetkililerinin kullandığı dışlayıcı ve ötekileştirici dildi... Başbakan Erdoğan’ın kendisine oy veren ülkenin yüzde 50’sinin de Gezi eylemcileri gibi sokağa çıkabileceğini ve onları evlerinde zor tuttuklarını söylemesi, bu kutuplaştırıcı dilin bir tezahürü. İşin kötüsü, bu dil muhalefet partilerine ve toplumun geneline de hâkim durumda...

Bütçe krizleri ve sokak gösterileri ulus devletler için gayet doğal, organik süreçler. Bir hükümetin başarısını belirleyen tek şey ise bu doğal süreçlere nasıl cevap verdiği... Aslında Obama yanılıyor; bu oyunda bir kazanan var, o da kendisi. Darısı bizim politikacıların başına.