Medya "barış" demeye hazır mı?

Her gün televizyonlardan, gazetelerden bir 'dil' akıyor zihnimize doğru. Zihin kovamız o dille doluyor, taşıyor. Üstelik siyasetin, sporun, sanatın muktedirleriyle kol kola giren medyanın oluşturduğu bu dil, hiç de temiz değil.

Hayır, Celâl Şengör’ün sayıklamalarından söz etmeyeceğim.

Sadece şunu söyleyebilirim. Çoğu gazetenin Pazar eki bildik haberleri ısıtıp servis ederken, Armağan Çağlayan gündem belirleyen bir söyleşi yapmış. Klişelerin peşinde koşup, içeriği ve dili ‘vasata’ kurban eden gazetelere, ‘vasat bir figürün’ cümleleriyle gol atmış.

Tebrikler.

Tamam, profesörü ciddiye almayalım.

Ama şu ‘dili vasata kurban etmek’ meselesi önemli. Hem de çok önemli.

Her gün televizyonlardan, gazetelerden bir ‘dil’ akıyor zihnimize doğru. Zihin kovamız o dille doluyor, taşıyor. Üstelik siyasetin, sporun, sanatın muktedirleriyle kol kola giren medyanın oluşturduğu bu dil, hiç de temiz değil.

Manşetlerle, haber alt yazılarıyla, kullanılan sıfatlarla, sözcük seçimleriyle kirletiliyor hayat algımız.

Ötekileştirmenin, nefretin, saldırganlığın, ayrımcılığın körüklendiği bir ‘dil’ tercih ediliyor haberlerde. Bu ‘dil’in okura daha çekici geldiği, okur istemese böyle bir dil kullanılmayacağı yalanı da, aynı mantıkla cila niyetine sunuluyor.

Bir ‘tıklama’ uğruna, ne gerçekler saptırılıyor.

P24 Medya Kitaplığı’nın “Ayrımcı Dile Karşı Habercilik Kılavuzu” adlı beş yazarlı inceleme kitabını okurken bunları düşünüyorum.

Kitap Barış Soydan, Mahmut Çınar, Rana Şenol, Tayfun Ertan ve Yonca Poyraz Doğan’ın ortak çalışmasıyla oluşturulmuş. Medya Etiği Platformu ve Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’ün girişimiyle ve ‘Özgürlük İçin Friedrich Naumann Vakfı’nın katkılarıyla...

Mahmut Çınar imzalı Önsöz’de önemli tespitler var: “Medyadaki ayrımcı söylemin ve temsil sorununun tek nedeninin habercilerin kullandığı dil olmadığının farkındayız. Medya sisteminin, iktidarla, güçle, iktisadi ilişkilerle bu denli iç içe geçmiş olmasının, hâkim dilin benimsenmesindeki; gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında ve her mecrada yeniden yeninde üretilmesindeki en önemli neden olduğunu biliyoruz. Ancak yine de tüm bu iktidar/güç ilişkileri dışında, habercilerin yıllardan beri haber merkezlerinde öğrendikleri bazı ‘habercilik oyunları’nın da, sırf çok okunma, çok satma pahasına kuşaktan kuşağa aktarıldığını görüyoruz. “

Habercilik oyunları... Çok satma pahasına...

Ayrımcılıkla dolu gündelik dilin yeninde ve daha keskin bir şekilde üretilmesine neden olan bir cangıl.

Kadına yönelik cinsiyetçi söylem, ırkçı söylem, etnik ve dini ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, homofobik söylem, siyasi ayrımcılık, yaşam tarzı ve görünüşe dayalı ayrımcılık, yaş ayrımcılığı, sınıfsal ayrımcılık, engellilere-ruhsal ve zihinsel sorunlulara ayrımcılık...

Kitapta, haberler bu başlıkların altında, örneklerle inceleniyor. Taranan altı örnek gazetedeki haberler “Neden sorunlu? – Nasıl olabilirdi?’ metoduyla tartışmaya açılıyor. Her örnek haber, nasıl bir ayrımcı dil saldırısı altında olduğumuzu, gündelik dilin nasıl daha da vahşileştiğini anlamamızı sağlayan bir ayna gibi.

Gazete sayfalarını çevirirken, televizyon altyazılarına bakarken, internet sitelerinde tıklarken üstünde durmadığımız, bir ‘normalleşme’ alanı içinde kabul ettiğimiz bu nefret diliyle yüzleşmemiz gerekiyor.  “Ayrımcı Dile Karşı Habercilik Kılavuzu” tam da bu yüzleşmeyi sağlıyor.

Öyle başlıklar okumuşuz ki, öyle ayrımcı bir dille çevrelenmişiz ki, içinde kardeşlik ve barış kelimelerinin geçtiği cümleler kurmak olanaksız hale gelmiş.

Çok satmak uğruna kirletilen dil gibi, çok oy almak uğruna ‘barış’ demek kolay. O kelimeye yürekten inanmak ve o kelimenin kurduğu bir dil dünyasından konuşmak asıl zor olan.

Yeniden ‘konuşmaya’ başlamalıyız. Barış ve kardeşlik diyerek konuşabilmek için de, önce medyanın bu ayrımcı dilini değiştirmesi gerekiyor.

Biz ‘barış’ demeye hazırız. Peki medya da gerçekten hazır mı?

Bir veda...

Bu yazıyı yazdığım dakikalarda, yirmi yıllık bir dostumun, Osman Tokat’ın vefat haberini aldım. Beklenmedik, zamansız bir veda. Bir süre TimeOut İstanbul’da yeme-içme üstüne yazmıştı. Gurmeydi, başarılı bir aşçıydı, çalışkan bir işadamıydı, iyi bir babaydı. Kültür-sanat etkinliklerini takip edenlerin yakından tanıdığı bir simaydı Osman. Kocaman bedende bir çocuk kalbiydi. O kırılgan kalbi daha fazla dayanamadı bu dünyanın hayhuyuna. Elveda dostum, elbet bir gün görüşeceğiz...