Rüya görüyor musunuz?

Pera Müzesi'ndeki Giorgio de Chirico sergisi 1 Mayıs'a kadar sürecek.

Günde siz istemeden zihninize girmeye çalışan kaç görüntüye maruz kalıyorsunuz? Televizyon ekranlarında, duvar panolarında, sosyal medya içeriklerinde, alışveriş merkezlerinde, akıllı telefonunuzun ekranında...

Belki bu yazıyı okurken bile, karşınıza reklam görüntüleri geliyor. Sağdan soldan okumak istemediğiniz yazıların akıl çelici fotoğrafları akıyor. İsteminiz dışında.

Modern zamanlarda yaşıyoruz. Mesele bu. Herkes elinde kafasına göre doldurduğu bir kaşıkla dolaşıyor ve içmek istemesek de o şurubu ağzımızdan içeri tıkmaya çalışıyor. Herkesin bütün derdi o şurubu “yutturmak”.

Midemiz bulanıyor. Kusmak istedikçe köklere, her şeyin en ham haline dönmek istiyoruz. Hem gündelik yaşamımızda hem de dünyayı anlamak için sığındığımız sanatla ilişkimizde.

Pera Müzesi’nde 1 Mayıs’a kadar devam edecek olan “Dünyanın Gizemi” başlıklı Giorgio de Chirico sergisi, tam da bu ruh halinde olduğumuz bir zamanda daha derin bir anlam taşıyor.

Giorgio de Chirico, birçok sıfatla anılıyor. Metafizik resmin öncüsü. Gerçeküstücülerin ilham kaynağı. İkonik sanatçı.

Sergiyi gezerken, sanat dünyasının ‘sınıflandırma-sevicilerinin’ ne dediğini bir kenara bırakıp, de Chirico’nun resminin kaynaklarını ve yönelimlerini açıklarken söylediği sözleri düşündüm: “Ben asırlık sanatın yolu boyunca geriye gitmek, ilkel insanların mağaralarını keşfeden bir kâşif gibi durup, ilkel insanın mağaraların duvarlarına kazıdığı incecik figürlerini –bizonlarını, ren geyiklerini ve koca kafalı ilahlarını– incelemek istiyorum.”

On sekiz yaşında Nietzsche ile tanışmış ve metafizik düşüncenin peşinde koşmuş bir sanatçının sözleri bunlar. Üstelik yirminci yüzyıl başının atmosferi içinde okumak gerekiyor. Beni ilgilendiren kısmı, bu sözlerin bugüne denk düşme hali.

Çocukluğumda sadece resimlerine baktığım, sayfalarını karıştırdığım bir sanat kitabında “Tedirgin Edici Esin Perileri” tablosunu görmüş, uzun uzun bakmıştım; iyi hatırlıyorum. En çok da merkezdeki figürün manken kafasından etkilenmiştim; lunaparklardaki yumruk deneme toplarına benzetmiştim. Sonsuz boşlukta, her gün yumruk yemeye alıştığımız bir zamanda, bu anının Pera Müzesi’nde çıkıp gelmesi boşa değil.

Sergi 24 Şubat’ta başladı. Sanatçının 70 resim, 2 litografi serisi ve 10 heykelini bir araya getiren sergi, 1909 tarihli erken dönem eserinden 1970’lerin ortalarına, son dönem yapıtlarına dek geniş bir panorama sunuyor. Küratör Fabio Benzi’nin sergi kitabında yer alan yazısı çok zihin açıcı. Sergi kitaplarına merak duyanların kaçırmaması gereken içerik ve nitelikte bir kitap bu; tavsiyedir.

Bu sergi hakkında çokça yazıldı. Bilinenleri tekrar etmeye gerek yok. Giorgio de Chirico’nun hikayesinde bir de İstanbul bağlantısı var; babası Evaristo, Büyükdere’de doğmuş. Sanatçının tabloları bir anlamda baba toprağına dönüyor; en azından biz böyle şeyler söylemeyi seviyoruz. Sanat tarihçileri açısından bereketli bir toprak de Chirico’nun resmi, kazdıkça derinlerden yeni hikayeler çıkarıyor.

Ama ben bütün bunların ötesinde bir duyguyla öneriyorum sergiyi. Çocukluğumdan bugüne yansıyan bir fotoğrafın coşkusuyla. Sınırları birileri tarafından çizilmiş mekanın, asla hakim olamayacağımız zamanın içinde kum torbasına dönmüş insanlar.

Maruz kalıyoruz. Ölümlere, nefrete, şiddete. Sözlere, görüntülere, seslere...

Öyle kalabalık ki zihnimiz, rüyalarımızı bile hatırlayamaz olduk.

Pera Müzesi’nde Giorgio de Chirico eserlerinin sergilendiği ve 1 Mayıs’a kadar sürecek olan “Dünyanın Gizemi” sergisi, bu kalabalıkla yüzleşmek için iyi bir fırsat. Kaçırmayın.

Çıkışta şu soru kalabilir aklınızda: “En son ne zaman rüya gördüm?”