Tarihi sansüre direnenler yazar!

Sanat üreticileri, üretimleri üstündeki her tür sansür baskısına direnecek. Düşünce özgürlüğünün dinamikleri işleyene kadar direnmeye devam edecek.

İki festival...

İki belgesel...

İki kriz...

‘Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkındaki Yönetmelik’ ne diyor ona bakalım.

Yönetmeliğin 15.maddesi şöyle…

Madde 15 — Başka herhangi bir ticari dolaşım veya gösterim konusu edilmeksizin ülke içinde düzenlenecek fuar, film festivali, şenlik ve benzeri sanatsal etkinliklerde halka gösterilmek veya yarışmalara katılmak üzere yurtdışından getirilen yabancı menşeli filmlerin gösteriminden doğan her türlü sorumluluk, bu etkinliklerin düzenleme komitelerine aittir.

Yukarıdaki fıkrada bahsi geçen etkinliklerle ilgili düzenleme komitelerinin, "Sanatsal Etkinlikler Komisyonundan" olumlu görüş almaları gereklidir. Söz konusu Komisyon ilgili alan meslek birliklerinin birer temsilcisinden oluşur. Komisyon başkanı üyeler arasından seçilir ve sekreterya hizmetleri kuruluş tarihi itibariyle en eski meslek birliğince yürütülür. Komisyon, çalışma usul ve esaslarını her yılın başında yapacağı toplantıda belirler.  Yıllık çalışma raporunu, ertesi yılın Ocak ayı sonuna kadar Bakanlığa teslim eder. Komisyon olumlu görüş verdiği etkinlikleri Bakanlığa en geç etkinliğin başlama tarihinden bir hafta önce bildirmekle yükümlüdür.

Ülke içinde üretilen filmler de kayıt ve tescil edilmiş olmak kaydıyla bu etkinliklere katılabilir.

Son cümle, ilk iki paragrafın varlığını yok ediyor aslında. Üstelik istendiğinde göz ardı edilen ve fiili olarak uygulanmayan ama ‘Bakur’ gibi bir belgesel söz konusu olduğunda ciddiyetle devreye sokulan ‘tuhaf’ bir cümle bu. Neden tuhaf? Çünkü yabancı filmler, 1990’daki o meşhur sansür olayından beri bu denetimden muaf. Tuhaf, çünkü çifte standart var.

İşte İstanbul Film Festivali’ne yarışmaların ve kapanışın iptaliyle sonuçlanan, sinema sektörünün haklı tepkilerine yol açan süreç yani ‘Bakur’ isimli belgeselin gösterim programından kaldırılması, yönetmeliğin bu maddesinin son cümlesine ve bu çifte standartlı uygulamaya dayandırılıyor.

Bakanlık “Biz gerekli uyarıları yaptık, üstelik madde belli,” diyor. Bu açıklamayı şöyle okumak mümkün: “Sansür yapmıyoruz, kuralları uyguluyoruz.”

Ama yıllardır yabancı filmlere tanınan muafiyetin yerli yapımlara da tanınması gereğini vurgulayan sinema sektörü, artık bu açıklamalara ‘kanmayacağını’ söylüyor.

Ulusal jüri başkanı Zeki Demirkubuz, “Filmin yasaklanmasına çok önceden karar verilmiş. Kararın siyasi olduğunu düşünüyorum,” derken, sektörün artık böylesi uygulamaların hepsinin karşısında duracağının altını çizmiş oluyor. Sektörün cümlesi net: “Bu bir sansürdür ve biz her tür sansürün karşısında durmaya kesin şekilde kararlıyız.”

İki festivali de derinden sarsan kararların, siyasi erki rahatsız edecek belgesellerin çevresinde oluşması bir rastlantı mı? Zeki Demirkubuz, açıkça böyle olmadığını düşündüklerini söylüyor. Böyle bir durumda, Türkiye’deki festivallerin ‘düşünce özgürlüğü’ cümlesini rahatça sarf etmesi mümkün mü? Elbette hayır. Böyle bir ortamda sadece festivallerin gerilimi değil, sektörün bütün üretimi tehdit altında.

Sinema sektörünü oluşturan bütün dinamiklerin bu kararlı tavrı kitaplara, konserlere, mizah dergilerine, sosyal medyaya uygulanan ve her seferinde farklı kılıflar uydurulmaya çalışılan sansür duvarını yerle bir edecek güçte.

Elbette bakanlık cephesi “Biz sansür yapmıyoruz, yönetmeliği uyguluyoruz,” demeye devam edecek. Karşılığında sinemacılar bu yönetmeliğin değişmesi için gereken kararlılığı gösterecek. Sonuçta bu yönetmelikteki çifte standardın kalkacağına, uygulamanın değişeceğine inanıyorum. Değişmeli.

Sinemacılar isteklerini net bir şekilde sıraladı:

1.  Sinema filmlerinin kayıt ve tescili ile ilgili sınıflandırma ve değerlendirme yönetmelikleri bilimsel ölçütler ve uluslararası uygulamalar gözetilerek yeniden düzenlenmelidir.

2.  Film festivallerinde ve benzeri her türlü kültürel ve sanatsal etkinlikte gösterilen yerli filmler, yabancı filmlerde olduğu gibi herhangi bir resmi belge olmaksızın, film sahiplerinin beyanları esas alınarak ve festival yönetimlerinin sorumluluğu altında seyirci ile buluşmalıdır.

3.  Bakanlık değerlendirme kurullarının filmlerin ticari dolaşıma ve gösterime girmesiyle ilgili yasaklama kararı verme yetkisi kaldırılmalıdır.

4.  Taslak halindeki Sinema Yasası, sinema kurumlarıyla istişare halinde revize edilmeli ve en kısa sürede yasalaşmalıdır.

5.  Türkiye Sinema Kurumu’nun kurulmasıyla ilgili nihai hedef doğrultusunda çalışmalar yapılmalıdır.

Bakanlık cephesinden beklenen bu istekleri ‘hemen şimdi’ cevaplaması. Özellikle ilk üç madde, hızla ele alınmalı ve önümüzdeki Ankara Film Festivali öncesinde, bir festival krizi daha yaşanmasına engel olacak düzenlemeye gidilmeli. Son iki madde için seçimlerin geçmesinin bekleneceğini tahmin edebiliriz. Ama bu iki konunun da daha fazla beklemeye tahammülü yok.

Sanat üreticileri, üretimleri üstündeki her tür sansür baskısına direnecek. Düşünce özgürlüğünün dinamikleri işleyene kadar direnmeye devam edecek.

Dünya tarihini sansüre direnenler ve her şeye rağmen özgürce üretenler yazıyor.

Not: Çok sevdiğim iki yazar veda ettik. Günter Grass ve Eduardo Galeano’nun anıları önünde saygıyla eğiliyorum.