12 Eylül ve 11 Ermeni..

Bu çapta bir faşizmin hesabını sorabilecek miyiz ve en önemlisi bütün bunlar yanıbaşında cereyan eden toplumun büyük kesimi bu dava vesilesiyle kendisiyle de yüzleşecek midir, doğrusu bilemiyorum. Ama sonuçta ilk somut fırsat önümüzde durmakta. Ben işte bu fırsat önümüzde dururken hikayeleri pek bilinmeyen 11 kişiden de bahsetmek istedim..

Yarın değil sonraki gün 12 Eylül darbesini gerçekleştirenler yargı önüne çıkacak, biliyorsunuz. 5’li cuntanın hayatta kalanlarından Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya; ama telefonla, ama videokonferans sistemiyle, küçük bir ihtimalle mahkeme salonunda sanık olarak ifade verecekler. Hiç şüphesiz önemli bir gelişmedir. Evet, şunların hepsini biliyoruz: İddianame pek de güçlü değil, savcılar tarafından iyi bir soruşturma yapılmadı, hukuki oyunlarla iddianamadeki kimi suçlamalar en azından teknik düzeyde boşa çıkarılabilir, ve elbette AKP iktidarının 12 Eylül darbesiyle/zihniyetiyle gerçek bir hesaplaşma peşinde mi olduğu; yoksa geride bıraktığımız 5 yıl içinde AKP politikalarına yön veren “TSK’yı her alanda zor durumda bırakma” stratejisi uyarınca mı böyle bir adım attığı tartışma konusudur. Kaldı ki bilhassa son bir-iki yıllık AKP iktidarının en azından zihinsel düzeyde 12 Eylül mantığından pek uzaklaşmadığı da söylenenebilir. (İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’i oraya koyan/orada tutan iradeyi hatırlamak yeterlidir) Bunların hepsini biliyoruz. Ve hepsi de büyük ölçüde doğrudur. Fakat kaçınılmaz bir gerçek var. Yargılanacaklar.

Zaten bu kaçınılmaz gerçeğin yaklaşmasıyladır ki, darbenin hışımla üzerine gittiği bilhassa sol cepheden pek çok kesim müdahil olmak için başvurularını hızlandırdılar. Biliyorsunuz. 12 Eylül referandumunda darbecilere yargılanma yasağı getiren maddenin kalkmasından sonra pek çok kesim bu meseleden uzak durmuştu. AKP’nin bir politik manevrasında oyuncu olmayı sindirememe tavrı ağır basmıştı diyebiliriz, kısaca. Ancak ilk duruşma tarihinin yaklaşmasıyla bu tavırlarını değiştirdiler ve müdahil olmak için başvurdular. Son olarak geçtiğimiz cuma günü Dev-Yol adına Oğuzhan Müftüoğlu, Melih Pekdemir, Tayfun Mater, Sedat Göçmen, Ali Alpatlı, Akın Dirik ve Bülent Forta avukatları aracılığıyla davaya müdahil olmak için dilekçe verdiler. Bilhassa bu son başvuru önemlidir zira darbenin asli olarak ezdiği sol kesimin en geniş temsilcisi ve en büyük bedel ödeyen kadrolarından biriydi Dev-Yol. Keza aynı konumda olan 78’liler Girişimi de dilekçe verdi geçtiğimiz hafta. Darbenin ağır bir şekilde ezdiği diğer geniş cephe olan siyasal Kürt hareketinden şu ana kadar çok önemli bir girişim olmadıysa da Diyarbakır Barosu’nun müdahillik için başvurduğunu not edelim. Keza bireysel başvurular da var. Yaşı küçültülüp asılan ve 12 Eylül faşizminin ne çapta bir gaddarlıkla işe giriştiğinin en trajik örneklerinden biri olan Erdal Eren için de ağabeyi Erkan Eren müdahillik talebinde bulundu. Darbenin üzerine hışımla gittiği bir diğer geniş cephe olan DİSK’ten şu ana kadar kurumsal bir başvuru olmadıysa da gözaltında 99 gün geçiren dönemin DİSK genel sekreteri Fehmi Işıklar bir dilekçeyle başvurusunu yaptı.

Keza Ülkücü kesim ile İslamcı kesimlerden de başvuru talepleri var. Son olarak Büyük Birlik Partisi de davaya müdahil olmak için başvuruda bulundu. Sırası gelmişken belki birkaç “istatistik”, o dönemin tablosunu daha net görmemizi sağlayabilir. Resmi açıklamaya göre 12 Eylül sonrasında 210 bin dava açıldı. Sadece düşünce suçuyla yargılanan insan sayısı 83 bin. 1 milyon 683 bin kişi çeşitli nedenlerle fişlendi. 348 bin kişiye pasaport tahdidi konuldu. 1402 sayılı yasayla 14.509 kamu görevlisi işten atıldı. Ayrıca 18 bin memur, 2 bin yargıç ve savcı, 4 bin polis, 2 bin subay ve astsubay, 5 bin öğretmen, baskı ile istifaya zorlandılar. 23 bin’i aşkın dernek faaliyetten alıkonuldu. 30 bin kişi Türkiye’yi terketti, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. SEKA’da 39 tonu aşkın kitap ve dergi imha edildi, 937 film yasaklandı, 8 gazete toplam 195 gün süreyle kapatıldı. 12 Eylül 1980 ile 25 Ekim 1984 arasında 50 kişi idam edildi. Yapılan hesaplamalara göre 12 Eylül 1980 ile 12 Eylül 1994 arasında işkencede ölenlerin sayısı 420’dir. Askeri yönetim döneminde 650 bin kişinin gözaltına alındığını da hatırlatalım.

Tablo çok kabaca budur. Bu çapta bir faşizmin hesabını sorabilecek miyiz ve en önemlisi bütün bunlar yanıbaşında cereyan eden toplumun büyük kesimi bu dava vesilesiyle kendisiyle de yüzleşecek midir, doğrusu bilemiyorum. Ama sonuçta ilk somut fırsat önümüzde durmakta. Ben işte bu fırsat önümüzde dururken hikayeleri pek bilinmeyen 11 kişiden de bahsetmek istedim. Yaşadıkları, 12 Eylül’ün gaddarlığıyla başetmiş ya da edememiş binlerce kişinin yaşadıklarıyla elbette kıyas kabul etmez. Ancak o 12 Eylül zihniyetinin ne derece “kapsamlı” olduğunun da bir göstergesidir. Cemaatte artık sadece belli bir kesimin bildiği bir vakadır bu 11 Ermeni vakası. Hrant yıllar önce, 1997’de bir yazısında bahsetmişti, Pakrat Estukyan da geçtiğimiz günlerde bir toplantıda bu 11 kişiyi bir kez daha andı. Dolayısıyla konudan daha geniş bir çapta bahsetmek için bence uygun bir zaman. O dönemde kendisi ve kardeşi de gözaltında olan Hrant –bu vesileyle 12 Eylül’den onların da nasiplerini aldıklarını hatırlayalım- - şu sözlerle anlatmıştı o olayı:

“12 Eylül 1980'in hemen sonrası, insanlar toplanıyor evlerinden bir bir. Bulabildikleri sıkıştırabildikleri yerlere götürüp tıkıyorlar. Tıkama merkezlerinden biri de İstanbul'un Samandıra'sı. Askeri kışlayı tutukevine dönüştürmüşler. Askeri tuvaletleri çevirmişler birer hücreye. Birer metrekareden daha küçük tuvaletler bunlar, yan yana dizili. Tuvaletin deliklerini kapatmışlar tahta mazgallarla, bulabildiklerini getirip tıkıyorlar oralara. Tam sekiz gün olmuş beni ve kardeşimi de alıp oraya götüreli. Arada bir sorguya çıkarıyorlar yukarıya. Payımıza düşeni bahşettikten sonra da götürüp gerisingeri tıkıyorlar yine hücrelerimize.

Hücrede kalanları psikolojik bir işkenceye tabi tutuyorlar gece gündüz. Uyutmamak için marş söyletiyor askerler, sürekli. Yarım saatte bir, her değişen nöbetçi aldığı emir doğrultusunca, kapıya yükleniyor ‘marş söyle lan’ diye. En çok söylettikleri marş da İstiklal marşı. Düşünebiliyor musunuz, bu adamlar güya size memleket severliği bu şekliyle öğretecekler ve bunun için de İstiklal marşını söyletiyorlar tuvalette. Söylemeyene yükleniyorlar, açıyorlar hücre kapısını, ver Allah ver.

Biraz önce yeni bir grup getirdiler. Hemen hepsi Ermenilerden müteşekkil bir grup. Yan hücrelere doldurdular. Askerler onların isimlerini çağırdıkça anlıyorum kim olduklarını. Çoğu, tanıdık isimler. Hücre komşumla yaptığım duvar konuşmalarından öğreniyorum niçin getirildiklerini. Pisi pisine bir sebep işte. Hiçbirinin de elle tutulur bir suçu yok. Kudüs'e okumak için bir öğrenci götürülüyormuş da, götüren din adamıyla götürülen çocukları havaalanında çevirmişler, ‘Durun bakalım siz bu çocuğu Kudüs'e niye götürüyorsunuz?’ demişler. Ve onların gidişinde katkısı olan, burs veren, döviz temin eden, döviz bozduran, ilgili ilgisiz kimler varsa toplamış getirmişler işte..”

Hrant’ın sözleriyle, böyle bir grup. Bu 11 kişi malum koşulları yaşadıktan sonra neyse ki kısa bir süre sonra salıverildi. Ancak siyasetle hiç ilgili olmayan bünyeleri bu koşulları kaldıramadı. Biri, kısa bir süre sonra kalp krizi geçirerek öldü. 70 yaşında olan bir diğeri ise çıktıktan sonra akıl sağlığını kaybetti. Ve siyasetle ilgisi olmayanların bile o “sistem”den geçmesi Ermeni cemaati üzerinde tarif edilemez bir ağırlık yarattı.

Hiç kimse adına konuşmuyorum elbette. Ama, ne bileyim, bu hikayeyi de Türkiyeli Ermenilerin müdahilliği sayarız belki..