89. yılında Cumhuriyet ve "yeni" devlet

"Hipodrom'da zaten devlet milletiyle bütünleşiyor.." Erdoğan'ın belki de üzerinde çok durmayarak söylediği bu cümle yeni devletin zihniyetini yansıtıyor.

Bugün muhtemelen AKP'li olsun, AKP muhalifi "cumhuriyetçi" kesim olsun, kamuoyunun büyükçe bir bölümünün gözü Ankara'da yapılacak 29 Ekim gösterisine odaklanmış olacak. Ankara Valiliği'nin resmi kutlamalar dışında herhangi bir gösteriye izin vermeyecek oluşu, AKP ile başı hoş olmayan, laik-Atatürkçü kesimde bir reaksiyona yol açtı, bildiğiniz gibi. Bu kesim Ankara'da "devlet"in organize ettiği gösterilerin dışında bir vatandaş yürüyüşü organize etme konusunda ısrarlı. Devlet/Hükümet ise bu yürüyüşe izin vermeyeceğini defalarca ilan etti. Son olarak yürüyüşün caddede değil de kaldırımda olması durumunda müdahale edilmeyeceği yönünde tuhaf bir ara formül bulunur gibi oldu ancak, neler olacağını bugün yaşayıp göreceğiz.
Evet, AKP iktidarının 10. yılında, devlete hakim olan çevrenin değiştiğini, gittikçe elitleşen/kastlaşan yeni bir muhafazakar tabakanın devlete hakim olduğunu apaçık görebiliyoruz bu son vakayla. Belirgin bir biçimde "cumhuriyet"in üst tabakası, bir su ya da nehrin
yavaş yavaş renk değiştirmesi gibi, son 20 yılda bambaşka bir renge büründü. Burada ilk önemli nokta şudur: Suya bu yeni rengini veren, dışarından zerkedilmiş bir madde değildir. Su, kendi içinde varolan elementlerin etkinlik/güç kazanmasıyla yeni bir renk kazanmıştır. Somuta gelecek olursak Türkiye'deki iki büyük aksı oluşturan laik-elit cephe, büyük oranda kendi hataları yüzünden gerilemiş, tam yanında duran, daha doğrusu onunla beraber ama ayrı bir yoldan yürüyen, bu yürüyüşü hiç durmayan dindar-muhafazakar cephe ise uygun zamanın gelmesiyle rakip aksı devre dışı bırakmıştır. Bu akslar belki zaman içinde yeniden yer değiştirebilirler ama mevcut durum itibariyle manzara böyle. Bu yer değiştirme sayesindedir ki, laik-elit cephe artık yeni "devlet" tarafından makbul sayılmayan tarafta kalmış, Cumhuriyet bayramını kutlamak için hiç de alışık olmadığı zorluklara katlanmak durumunda; hep yanında gördüğü devletinden çok ama çok uzakta bulmuştur kendini. Önümüzdeki dönemde de bu koşullarda altında yaşayacağını varsayabiliriz.
Öte yandan yeni "devlet"e rengini veren dindar-muhafazakar cephenin de, devlet içindeki laik-elit cephe kalıntılarını temizlemek adına giriştiği harekatta pek de masumane davranmadığını, topluma hükmeden tüm organlara hakim olmak için büyük bir çaba gösterdiğini görebiliyoruz. Kendi açılarından bakıldığında bazı gerekçeler bulabileceklerdir belki, ancak mevcut durumda Türkiye'nin zaman zaman totalitarizme de kayabilen otoriter bir rejime yaklaştığını söylemek mümkün. Hapishanelerdeki gazeteciler, siyasetçiler, başta Kürt olmak üzere tüm toplumsal muhalefet dinamikleri ve medya üzerinde kurulan baskı, dindarca bir yaşayış tarzının -eğitim, aile hayatı başta olmak üzere- her fırsatta dayatılması, bunun göstergesi.
Fakat bu durumda karşımıza dikkat çekici bir denge çıkıyor öte yandan.
Bunun en veciz örneğini 29 Ekim yürüyüşü girişimini eleştiren Başbakan Erdoğan'ın sözlerinde bulabiliyoruz. Geçtiğimiz Perşembe günü şöyle dedi Erdoğan:
"Bu tür bayramları millet olarak hep birlikte kutlamalıyız. Ancak bu farklı yönlere götürülmek isteniyorsa valilik de bununu istihbaratını alıyorsa vazifesini yapacaktır. Hipodrom'da zaten devlet milletiyle bütünleşiyor. Ayrıca isterlerse kendi belediyeleri var oralarda
kutlamalar yapabilir. Ama farklı yönlere gidebilecek bir kutlama konusunda Valilik de bu çerçevede gereğini yapacaktır."
Buradaki kilit cümle, "Hipodrom'da zaten devlet milletiyle bütünleşiyor.." Erdoğan'ın belki de üzerinde çok durmayarak, öylesine
söylediği bu cümle aslında yeni devletin de zihniyetini yansıtıyor.
Her şeyden önce: devletiyle bütünleşen bir millet, siyasi literatürün her lehçesinde otoriter bir devlet ve bu otoriteye kayıtsız şartsız
uyan bir toplumun varlığına işaret ediyor. Alfabeyi baştan okumayalım:
devlet-millet bütünleştiğinde buradan bir özgürlükler toplumu, bir "ileri demokrasi" çıkmaz. Tam tersine CHP'nin tek-parti döneminde doyasıya yaşadığımız, 12 Eylül Anayasası'nda da tarifini "devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü" sözlerinde bulan itaatkar bir toplum modeli çıkar. Toplumun ahlaki ve siyasi değerlerinin devlet tarafından belirlendiği, buna uyan "millet"in makbul sayıldığı, uymayanların ise devlet ve onun milleti tarafından itildiği, vatandaş yerine konmadığı bir modeldir bu. Bu modelde tüm resmi görüş dışı hareketler kriminalize edilir. Az önceki sözlerin son cümlesinde olduğu gibi "farklı yönlere gidebilecek" denerek, bu dinamiklerin "huzur ve güven ortamını bozucu" potansiyel taşıdıklarına işaret edilir, çok sıkışılırsa "istihbarat var" denerek bir güvenlik toplumunun, polis devletinin o boğucu cihazlarına başvurulur. (Yeni devletin kritik aşamalardaki payandası konumuna yerleşen MHP'nin de AKP'ye bu konuda destek vermesi not edilmeli. CHP'nin yürüyüşü örgütleyenler içinde olduğunu gören Bahçeli, şunları söyledi:
"Alternatifler ortaya koyarak Türkiye'nin bölünmesine katkı sağlamak cumhuriyetçilik de değildir, milliyetçilik de değildir, vatanseverlik de değildir, veya demokrat olmak özgür olmak anlamını da taşımaz."
Hayli kuşatıcı, kimseye alan bırakmayan bir siyasi argümanla karşı karşı olduğumuzu herhalde anlamışsınızdır..)
Bu çerçevede (elbette sadece bu çerçevede değil, tüm toplumsal muhalefet dinamikleri karşısında takınılan tavırla ilgili diğer tüm
çerçevelerde) baktığımız vakti, şunu söylemek mümkündür, dolayısıyla.
Evet devletin, rejimin rengi değişmiştir, ancak, yeni devlet, yeni rejim, sanki karşısında mücadele ettiği sistemin tüm mantığını, hem de en arkaik şekliyle devralmış gibidir. Bütün bir hayatı, siyasi söylemi, argümanları 1930'ların tekçi-bütüncü tek parti devletine
karşı mücadele etmekle geçmiş olan bir hareketin, rejimi tamamen ele geçirdiğinde ettiği laflardan biri, "hipodromda devlet milletiyle bütünleşecek zaten" oluyorsa, (üstelik "hipodromda"), o siyasi hareket, yıllar içinde mücadele ettiği "şey"le aynılaşmış, ya da en azından benzeşmiş demektir, ilk seçenek. Bu mümkündür, siyasi tarihte vardır, bazı muhalif, alternatif hareketler uzun yıllar süren mücadele sonrasında, eğer o mücadele ettikleri akım, kurum çok güçlüyse, onu bir şekilde alt ederler belki ama nihayetinde kendileri de bir bakarlar ki, ona benzemekten kurtulamamışlar.
İkinci seçenek ise birinciyle çok benzerdir ve aslında aynı seçeneğin bir parçasıdır belki de. O muhalif gibi görünen akım da aslında muhalefet ettiği kurum ile, çok temelde bir yerlerde aynı mantığı paylaşmaktadır. Topluma hükmetme, toplumu tek bir renge bürüme gibi konularda çok da farklı düşünmemektedir. Tek mesele bunun hangi vasıtayla yapılacağı, toplumun hangi renge büründürüleceğidir.
Dolayısıyla o muhalif hareket gün gelip de, rejimi ele geçirdiğinde...
Gerisini biliyorsunuz zaten.
Özetle şunu söyleyelim. Devletle millet bütünleştiğinde, birileri hep dışarıda kalır. Bu uzunca bir zaman dindar muhafazakarlık idi.
Şimdilerde ise laik-elit cephedir. Fakat Cumhuriyet'in 89 yıllık tarihinde daima dışarıda kalan (Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler'in
yanısıra) kimdi diye soracak olursak, cevabımız ne yazık ki değişmiyor: Kürtlerdir. Cumhuriyet'in kuruluşundan 89 yıl sonra
siyasal Kürt hareketi, bilhassa da parlamentoda, hala var olma, var kalma, Kürtler'in mevcudiyetini ve eşitliğini ispat etme mücadelesi veriyor. Bunu hayli zor şartlarda yapıyor, hatalarıyla, kusurlarıyla yapıyor ama bir şey hiç değişmiyor. Muhatap alınmak için bile, merkez'in tenezzül etmesi gerekiyor, hayatı çoğu zaman merkezin iki dudağı arasında oluyor. Toplumun kaderinin, birilerinin "iki dudağı" arasında olmadığı bir rejim özlemiyle bitirelim o zaman.