Arada ince değil, epey kalın bir çizgi var..

Erdoğan'ın tiyatrocularla ilgili sözlerini, Kenan Evren'in 1980 sonrasındaki sözleri ile karşılaştırın. Müthiş bir benzerlik görürsünüz. O vakit de biz, sabah akşam aydınların bu topluma ne kadar yabancı varlıklar olduğunu dinler, "milletinden, milli değerlerinden kopuk" aydınların bu topluma ne kadar zararlı varlıklar olduğunu duyardık.

Şöyle başlamak isterim: Toplumun yüzde 50 oyunu aldıktan sonra tüm bir cumhuriyet tarihine damgasının vurmuş laik-otoriter cephe ile dindar-muhafazakar kesim arasındaki gerilimde tartışmasız bir galibiyet almış olmanın güveniyle, laik/otoriter cepheyi tüm kurumlarıyla geriletmeye çalışmak ile; içinde serpilip büyüdüğü dindar-muhafazakar kesimin tutucu/toplumu boğucu taasubunu ülkeye dayatmak arasında ince filan değil, epey kalın bir çizgi vardır.


Konuya niye böyle paldır küldür daldın derseniz, mesele şu: Belediye’ye bağlı Şehir tiyatroları ile kimbilir ne zamandan kalma bir hesabı görürken, tiyatrocular buna itiraz ediyor diye, “boş kaleye golleri sıralırım” şehvetiyle kürsüye çıkıp, beğenirsiniz-beğenmezsiniz hem evrensel hem yerel bir tiyatro anlayışını iyi kötü uygulamaya çalışan, arkalarında hiçbir güç olmayan, ortada bırakılmış bir grup sanatçı için

“Bunlar sanatı sanat için yaparlar, bunlar sanatı toplum için yapmazlar. Sanat, toplum için yapılır. Sanat, toplum için yapılırsa değer ifade eder, bunlar elitistir, jakobendir, bunlar kendi kast sistemlerine başkalarının girmesine asla müsaade etmezler. (...)Daha önce çıktılar, bu kesim millete 'bidon kafalı' dedi, çıktılar bu aziz millete “göbeğini kaşıyan adam' dediler, şimdi de 'kasaba bürokratı' diyerek, 'belediyedeki temizlik işçisi tiyatrocu oluyor' diyerek, kendilerince yine milleti aşağılıyor, küçümsüyorlar. Rahmetli Cem Karaca, bunlara o güzel şarkısıyla gereken cevabı aslında zamanında verdi. Ne dedi biliyor musunuz? 'Bunlar aydın değil, bunlar yarım porsiyon aydın' dedi. Rahmetli Cem Karaca'nın deyimiyle bunlar barlarda, barların önlerinde viski, bir elleri çenelerinde, kaşları hafif yukarıda bilgiç bakışlarla hiçbir şey üretmeden sadece hakaret ederler. Yıllarca karikatürlerle aşağıladılar bu milleti, yıllarca köşelerinden, ekranlarından aşağıladılar, yıllarca oyunlarında, filmlerinde, yazılarında bu ülkenin gerçek hizmetkarlarını, din adamlarını aşağıladılar. Finansmanı devletten aldılar, ama finansmanın gerçek sahibi milleti aşağıladılar.”

diyerek onları dindar bir taassubun önüne fırlatmakla; ödenekli tiyatro sisteminde reforma gitmek arasında ince filan değil, epey kalın bir çizgi vardır.

Dolayasıyla esas olarak şu var: Toplumun taleplerine sahip çıkar/kulak verir gibi görünmekle; AKP’ye yönelik her türlü elitist eleştiriye, Türk sağının klasik entelektüalizm düşmanlığını ekleyip böylece yeni bir gerilim alanı yaratmak arasında ince filan epey kalın bir çizgi vardır.

Gelelim meselenin özüne: yukarıdaki satırlarda gördüğümüz –hayli tehlikeli- “bunlar din düşmanı” kışkırtıcılığı tek başına bile yeterince ürkütücüdür. Ancak bana kalırsa en az bunun kadar düşündürücü olan Başbakan Erdoğan’ın buna bir de ek olarak ototiret/totaliter sistemlerin pek severek kullandığı anti-entelektüalizm yoluna şevkle sapmasıdır. Bu yönelim, hem sağ hem de sol düşünceden neşet eden, ancak ortak yönü, otoriter/totaliter bir sistem kurmak olan devletlerde geçtiğimiz yüzyıl boyunca görülmüştü. Ve sonuçları acı verici oldu.

Bu anti-entelektüalist fikriyat, toplumunun genel geçer ahlak yargılarına uyumlu davranmayan (ki bu ahlak yargılarının tutucu/bireyi boğucu/çoğu zaman iki yüzlü olduğunu biliriz) kişileri ve kurumları, “topluma yabancı” mihraklar olarak damgalayarak, her türlü yenilikçi, iktidarın fikri hegemonyasını bozucu, genelgeçer ahlak ve değer anlayışlarını zorlayıcı, ve aslına bakılırsa dar bir çevreyi etkileyebilen hareketi boğmak ister.

Bunu niye yapar? Çeşitli nedenleri vardır. Ama ana neden kendisini iktidara taşıyan zihniyet dünyasını “tek doğru” olarak kabul etmesi, tüm “kamu” hayatını buna göre dizayn etme kararlılığıdır. Türk sağı ile devletçi geleneğin zevkle buluştuğu alanlardan biridir bu. Alın mesela Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerini, Kenan Evren’in 1980 sonrasındaki sözleri ile karşılaştırın. Müthiş bir benzerlik görürsünüz. O vakit de biz, sabah akşam aydınların bu topluma ne kadar yabancı varlıklar olduğunu dinler, “milletinden, milli değerlerinden kopuk” aydınların bu topluma ne kadar zararlı varlıklar olduğunu duyardık. Evren’in en sevdiği konulardan biriydi bu. “Ne yapayım öyle aydını?” derdi. Öyle derdi, çünkü 12 Eylül hareketi de zihinlerdeki iktidarını sürdürebilmek için toplumu bir “vasat” içinde tutmayı hedefliyor, bunu için de “sıradanlığın” dışına çıkan her türlü kişi ve kurumu yüksek sesle topluma şikayet ediyordu. Kendisi ise toplum adına konuşmaya yetkiliydi. Değil mi ki yüzde 92 oyla cumhurbaşkanı seçilmişti? Bundan ala kanıt mı olurdu?

Elbette ki 1982 Anayasası’na verilen destek ile AKP’ye verilen desteği bir tutuyor değilim. Ancak burada Türk sağı ile Türk devletçiliğinin buluştuğu bu “tutucu” gelenek “bizi gör” diye gözümüzün önünde durmakta. Bu iki geleneği buluşturan, “dünyaya açık” her türlü fikri, “topluma yabancı/toplumunu milli/dini değerlerine düşman” diyerek dışarıda tutma çabasıdır. Bu dünyaya açık fikirler olmadığında ancak Türk sağı ve Türk devleti kendini rahat hisseder. Elbette bu fikirleri yasaklayacak kadar ileri gitmez. Ama en azından “kamu” imkanlarını buna alet etmez. Hiç olmazsa burada sert bir duvar örmek ister. “Gidin nerede yapıyorsanız yapın” der. Burada beslendiği asıl ana damar ise toplumdaki geleneksel “şehirliden hazzetmeme”, onu çoğu zaman “züppe” bulma tavrıdır. Toplumdaki bu Sünni-muhafazakar tutuculuk, devlete ve Türk sağına kullanışlı bir cephane sağlar. Oraya yaslanırlar.

Türk devlet geleneğini şevkle sahiplenen AKP’nin sanata/tiyatroya bu saldırısı şaşırtıcı değildir, dolayısıyla. Fakat bir başka dikkat çekici nokta ise bu hücumun entelektüel kesimde son yıllarda genişçe bir biçimde tartışılan “Tiyatro ölüyor mu? Ne işe yarar?” tartışmaları eşliğinde cereyan etmesi. Kimi entelektüel kesimde de uzun zamandır hem tiyatroya sırtını dönen, hem de “cumhuriyet ideolojisi eleştirisi”nin baskınlaşmasıyla birlikte “toplumu modernleştirmeyi amaç edinen cumhuriyet tiyatrosu/sanatı”nı tepedeki konumumdan indirmeye çalışan bir anlayış egemen olmuştu. Bir yandan da bu, gerekli bir tartışmaydı ama bilhassa şehirli entelektüel kesim bunun yerine ne koyacağını da bilememekteydi. Bu umursanmadı. Bunun yerine sadece o konumu parçalamak ve yerine bir şey koymamak yeterli gelmekteydi. Eğer peşine muhafazakar hükümetin hucümü gelmeyeydi, entelektüel bir yıkım/yaratım süreci olarak adlandırabilirdik olup bitenleri.

Velhasıl mevcut durumda şunu hesaba katmalıyız: “kamusal” hayatta görünür olduğunda var olabilen, sınırlı da olsa “dünyaya açık” bir konumda durabilen, elbette eleştirilebilecek çok yanı olan “sanat”ın tartışılması ile; “halkın taleplerini yerine getiriyorum” iddiasıyla her türlü “farklılığın”, mutaassıp bir anlaşıyla kamusal hayattan kazınması arasında ince filan değil, epey kalın bir çizgi vardır.