"Birileri" teorisiyle nereye kadar?

İktidarın konsolidasyonu ve topluma nefes alacak alan bırakmaması, bir karşı dinamik olarak muhalefetin de gevşek bir konsolidasyonunu getirebiliyor

Gezi Parkı direnişiyle açığa çıkan devinim, çok farklı dinamikleri de kapsayarak ilerliyor. Geçen hafta da üzerinde durduğum gibi biz bir dinamiği anlamaya çalışırken çoktan başka bir yerde başka bir hareket yeşeriyor, biz onu anlamaya çalışırken bu sefer başka bir yerde..Normaldir. Bu tip muhalefet hareketlerinde her şey çok hızlı gelişir. Bu onun hem avantajı hem de –az biraz- dezavantajıdır. Avantajı, iktidarın her hamlesine karşı bir hamle geliştirebilme ve hareket kabiliyetini, esnekliğini, zeminini geliştirme özelliğidir. Dezavantajı ise hareketin yönünü tayin ederken yaşanabilecek güçlüklerdir. Böylesine “hızlı” hareket eden bir muhalefetin her hamleyi inceden inceye düşünecek zamanı yoktur ve zaten öyle bir “merkez” de yoktur. Mevcut durumda bu dezavantajın fazla yaşanmadığını düşünüyorum. Ve başta da dediğim gibi biz geçen haftayı forumlardan nasıl bir şey çıkar diye düşünerek geçirirken yepyeni bir aşamaya girdik bile.

Son olarak geçtiğimiz cumartesi yaşananlar hem büyük bir umut, hem de kimi çevrelerde şaşkınlık ve şüphe uyandırdı. Üzerinde biraz durmak lazım. Bilindiği gibi Lice’de meydana gelen vakada karakol inşaatını protesto eden bir gruba güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu 1 kişi öldü, 2’si ağır 10 kişi yaralandı. Başlıbaşına önemli bir vakadır ve devletin hala “bölgede” bu tip vakalara nasıl yaklaştığını göstermesi açısından örnektir. İşte bu gelişme Gezi Parkı’ndan sonra hareketlenen “Batı”daki kitlenin de tepkisine neden oldu. Ve cumartesi gerçekleştirilen tüm gösterilerde Lice’de devlet şiddetine maruz kalanlarla bir ortaklık duygusu oluşturuldu. Asıl dikkat çekici bulunan, Gezi parkı eylemlerine katılan ulusalcı sayılabilecek kesimlerin de Kürtçe sloganlara eşlik etmesi, “DirenLice” sloganlarını birlikte seslendirmesiydi.

Bu durum iki türlü yorumlandı. İlk olarak artık Batı’nın da (ki Batı’dan kastedilen elbette ki ulusalcı-laik/elit olarak tarif edilen kesimdir, yoksa insan hakları savunucularının ve sol-demokrat çevrelerin bu konuda bir “anlayış” eksikliği pek olmadı) Kürtler’in yıllardır yaşadıklarını nihayet anlamaya başladığı bunun da sevindirici bir gelişme olduğu not edildi. Neresinden bakarsak bakalım bunun önemli bir köşetaşı olduğu muhakkak. Bunun karşı demesem de yan cephesinde ise bu durumu bir miktar şüpheyle karşılayanlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu çevrelere göre ise bu durum çok da “sahici” bir momentuma denk düşmemekte. Bu kesimlere göre AKP’ye karşı hareketlenen ve geniş bir meşruiyet kazanan “ulusalcı” kesimler, bu son gelişmeye cepheyi genişletecek bir fırsat olarak bakmaktalar. İlk bakışta mümkün gibi görünen bu analizde şöyle bir noktayı hatırda tutmak gerektiğini söylemek lazım. Şu mümkün olamaz mı? Gezi Parkı direnişi ile birlikte devletin bu tür vakalarda nasıl bir “karartma”ya başvurduğu ilk elden test edilmiştir ve bu karartmaya maruz kalanlar, artık ülke çapındaki her tür karartma ve devlet şiddetine duyarlı ve tepki veren bir hale gelmişlerdir. Bu da elbette mümkündür. Ancak elbette bunu tek bir vaka ile test etmek zor ve henüz erken. Siyasal Kürt hareketinin somut taleplerinin bu çevrelerde ne derece karşılık bulacağı ve Kürtler’e yol gösterme “merkez”ciliğinin ne çapta açığa çıkacağı önemli göstergeler olacak.

AKP çevrelerine göre ise bu iki dinamiğin ortak bir zeminde buluşması yine “birileri”nin devreye girdiğinin göstergesi. AKP yöneticileri bilhassa Lice vakasından sonra bu bölgeden de bir “Gezi” çıkarılmak istendiğine ve “barış”ı istemeyen birilerinin yine iş başında olduğuna dikkat çektiler. Aynı Gezi Parkı direnişine baktıkları çerçeveden baktılar özetle. Yine bu protestoya gölge düşürmeye çalıştılar, “işin içinde başka işler” olduğunu savundular. İlk fırsat bulduğunda yine meydana çıkan “devlet şiddeti”ni mesele etmediler, tam tersine protesto eden grubu şiddet yanlısı gibi gösterdiler. Dolayısıyla AKP son dönemdeki her harekete karşı uyguladığı seti devreye soktu ve olaya “klasik” devletin gözünden, çerçevesinden baktı. Hatta AKP’nin bu gelişmeyi de Gezi Parkı ile açığa çıkan muhalefet dinamiklerini boğmak için kullanacağını ve asıl AKP’nin bu durumu “cepheyi genişletmek” için kullanacağını varsayabiliriz.

Özetle AKP yine toplumsal bir talebi uzunca bir süre görmezden geldi. Hatırlanacaktır PKK ve BDP yöneticileri aylardır, Gezi Parkı direnişinden çok önce, bu karakol ve korucu kadrolaşmalarına dikkat çekmişler ve bunun süreç açısından olumsuz bir gösterge olduğunu söylemişlerdi. AKP bu taleplere sırtını döndü, duymazdan geldi, cevap bile vermedi. Ve yine siyasal Kürt hareketi haftalardır PKK’nın üzerine düşeni yaptığını artık devletin/AKP’nin kendi üzerine düşeni yapması gerektiğini söylemekteler. Başbakan Erdoğan ve AKP çevrelerinin bu taleplere de bir cevabı olmadı. Son olarak Akil İnsanlar’la yapılan toplantıda seçim barajının düşürülmesi ve anadilde eğitim gibi adımların gündemde olmadığı bizzat Başbakan Erdoğan tarafından söylendi. Bu tabloya karşılık olarak siyasal Kürt hareketi dün itibariyle “Hükümet adım at” başlıklı bir kampanya başlatmış durumda. Bu yürüyüş ve gösterilerin de “Batı”da karşılık bulacağını tahmin etmek zor değil. Ve bu tablo karşısında iktidarın bir kez daha “kuşatılmışlık” duygusuyla hareket edeceğini.

Manzaraya şöyle bir baktığımızda görünen şudur. Geçtiğimiz yıllar boyunca, takriben 2008’den bu yana iktidarın konsolidasyonuna tanık olduk. Bilhassa 12 Eylül referandumu ile beraber AKP yargı, istihbarat, emniyet, bürokrasi, iş dünyası, medya üzerinde çok büyük, muazzam bir kontrol sağladı. Ve sağladığı bu kontrolün verdiği güvenle toplumu büyük ölçüde huzursuz edecek doku parçalamalarına girişti. Bugün sadece İstanbul’da değil Anadolu’nun da birçok kentinde kentsel dönüşüm adı altında sadece mekanlar değil insanlar da öteleniyor, üzerinde durdukları, alışık oldukları zeminler parçalanıyor, tehdit ediliyor. (Yeri gelmişken: Agos bu hafta Muş’taki eski Ermeni evlerinin yıkılarak TOKİ binalarına dönüştürülmesine dikkat çeken bir manşetle çıktı)

Buna ilave olarak büyük projeler (nükleer santraller, yeni köprüler, havaalanları, otobanlar, HES’ler) toplumun fikri hiçe sayılarak uygulamaya konuyor. Tehlikeli bir dış politika yürütülüyor. En muteber proje bile, yani barış süreci, iktidarın çizdiği çerçeve içinde yürütülüyor ve sürece hala Başbakan Erdoğan’ın kibirli/sert söylemi eşlik ediyor. İmralı’ya gidecek heyete ambargolar konuyor. Ve bütün bu olup bitenler müthiş bir ideolojik bombardıman altında cereyan ediyor, medyanın büyük ölçüde iktidara bağımlı hale gelmesi sayesinde her şey totaliter bir iktidarın propagandası vasfı /görünümü kazanıyor.

Böyle bir tablo içinde, yani iktidar konsolide olmuşken, muhalefetin de konsolide olmasına tanık oluyoruz belki de. Ki bu, toplumsal dinamikler ve mekanizmalar hatıra getirildiğinde gayet mümkün ve dünyanın her ülkesinde yaşanabilecek bir durum. Türkiye’ye özgü değil yani. Hikayemizin benzersizliği ve gerçeklik payı (vesayetçi sistem vardı, darbe yapardı, AKP geldi, hepsini yendi) ilanihaye bu hikaye içinde yaşanacağı anlamına gelmiyor. Bu, toplum dediğimiz şeyin yapısına ters. Hayat her gün yeniden kuruluyor. Bazı hikayeler geride kalıyor. Toplum gününe ve önüne bakıyor, kendisine nefes alacak bir alan kurmaya çalışıyor. AKP’nin bu talebe karşı “birileri” teorisini öne sürmesi, sürekli kara propagandaya başvurması toplumu daha çok boğuyor. AKP’nin oy destekli bir tek parti iktidarı gibi davrandığını daha önce de defalarca söyledim. Burada da o mantığı devraldılar. Kurucu otorite nasıl ki iktidarını “mürteci korkusu”na dayandırıyorduysa, AKP de iktidarını “vesayetçi” korkusuna, ilave olarak da “AKP düşmanı Batı” algısına dayandırmaya başlıyor. Gezi Parkı sürecinden –şehir efsanesi olup olmadığını bilemediğim- bir diyalog bu durumu gayet iyi tarif ediyor aslında. (Soru: “28 Şubat’ta aklınız neredeydi?” Cevap: “Kreşteydim abi, 93’lüyüm”)

Velhasıl. İktidarın konsolidasyonu ve topluma nefes alacak alan bırakmaması, bir karşı hamle olarak muhalefetin de konsolidasyonunu getirebiliyor. Bu elbette ki gevşek bir konsolidasyondur, plansız, örgütsüz, merkezsizdir. Ortak rengi “hemdert” olmaktır. Mevcut durumda baktığımızda sol, demokrat, ulusalcı, -hayli tedbirli olmakla birlikte- Kürt ve Alevi çevreler, kimi Müslüman entelektüeller muhalefet zemininde birleşmiş, daha doğrusu aynı zemin üzerinde temas kurmaya başlamış gibi görünüyor. Dünkü hayli kalabalık LGBT Onur Yürüyüşü’nde Lice’nin de gündem olması mesela, önemlidir. Böyle bir tablo ile karşı karşıya kalan iktidarın hala komplo, tuzak aramaktansa, “birileri”ni adres göstermektense kendine dönüp bakması ve bu nefes alacak alanları artık daha fazla tıkamaması, en hayati mesele.