Cuntayla işbirliği yapmayan rahipler de vardı..

Yeni Papa Bergoglio Arjantin cuntasıyla işbirliği yaptı mı? İddialar o yönde. Ama 70'lerde, 80'lerde, o karanlık yıllarda yapmayanlar da vardı. Onları anmak için uygun bir zaman..

Geçtiğimiz hafta boyunca dünya 1 milyar 200 milyon nüfuslu Katolik dünyasının yeni Papasını seçmesi merakla izledi. Bir Arjantinli, Bergoglio seçildi. Kimilerine göre sürprizdi bu seçim, kimileri göre ise aslında o kadar da sürpriz sayılmamalıydı zira Katolik kilisesi evet Avrupa kıtasında eskisi kadar güçlü değildi ancak Afrika’da, bilhassa da Latin Amerika’da güçlüydü. Zaten bu seçimi de Latin Amerika ile ilgili jeopolitik hesaplara bağlayanlar var. Aynı Soğuk Savaş yıllarında bir Polonyalı olan Papa II: John Paul’un seçilmesi gibi.

Bergoglio’nun seçilmesiyle birlikte, Arjantin’deki geçmişi de hemen mercek altına alındı. Evet mütevazi yaşayan, otobüsle seyahat eden, kendi yemeğini kendi pişiren bir rahipti ancak bir sorun vardı. Cunta yıllarındaki performansı pek de parlak gözükmüyordu. Videla cuntası ile işbirliği yapmakla suçlanıyordu Bergoglio. Cunta 1976 yılında iktidarı ele geçirdiğinde Bergoglio 39 yaşındaydı. Takip eden 7 yıl, Arjantin için karanlık yıllar oldu. Onbinlerce Arjantinli öldürüldü, işkence gördü, tutuklandı, uçaklardan okyanusa atılarak kaybedildi. Çocuklarını ve torunlarını arayan Arjantini annelerin 1977 yılından itibaren Plaza De Mayo meydanında düzenledikleri eylem, sonradan bizdeki Cumantesi Anneleri’ne de ilham verdi, bildiğiniz gibi.

İşte bu karanlık yıllarda Bergoglio da ülkedeki Cizvit tarikatının genç lideriydi. Öncelikle dönemin insan hakları savunucularınca “sessiz” kalmakla suçlanıyor. Ve asıl olarak iki Cizvit rahibinin cunta tarafından kaçırılmasına göz yummasıyla. Bu iki Cizvit rahibi (Orlando Yorio ve Francisco Jalics) 5 ay boyunca cuntanın elinde kaldı, solcu örgütlerle ilişkide oldukları gerekçesiyle. Bergoglio’nun bu iki rahip üzerindeki kilise korumasını kaldırdığı söyleniyor. Vatikan bu iddiaları geçtiğimiz günlerde reddetti. Keza Arjantin’de de Bergoglio’yu savunan kesimler var ve elde yeterince kanıt olmadığını söylüyorlar. Fakat tartışmalar bununla da bitmiyor. Bergoglio 2010 yılında cuntanın yargılandığı davalarda tanık olması için davet aldı, ancak katılmadı. Arjantin yasalarında yer alan dini dokunulmazlığa sığınan Bergoglio kilisedeki ofisinde ifade verdi. (Washington Post, 16 Mart 2013) Bu ifadesinde kişisel olarak iki genç rahip için cunta yöneticileriyle yüzyüze görüştüğünü, olaya müdahale ettiğini söyledi.

Yıllar sonra iki rahip olayla ilgili konuştular. 1999 yılında Yorio Bergoglio’yu suçladı. Ancak Jalics sessiz kaldı, bir açıklama yapmadı ve olayla “barıştığını” söyledi.

Bergoglio’nun cunta yıllarında ne yaptığı konusundaki tablo kabaca bu. Bir yandan çok da şaşırtıcı bulunmuyor çünkü Arjantin kilisesi Latin Amerika’da ABD destekli cuntalara karşı en sessiz kalan, hatta işbirliği yapan kilise olarak biliniyor. Peki o iki rahip? Onlar belki de “Kurtuluş Teolojisi”nden ilham alan rahiplerdi.

Dolayısıyla artık yazının başlığında ne demek istediğime girebilirim. Bilenler bilir ama belki bilmeyenler vardır. 70’ler ve 80’lerde bu ülkedeki sol hareket bir yandan da Latin Amerika’daki “solcu rahipler”i , onların ne yaptığını izliyordu. Burada solcu rahipler deniyordu ama aslında o rahipler “Kurtuluş Teolojisi” olarak bilinen (Liberation Theology) bir akımın üyesiydiler ve o akım da zaten Latin Amerika’da doğmuştu. Ortaya çıkışı genellikle 1968’de Kolombiya’nın Medellin kentinde toplanan II. Latin Amerika Piskoposlar Konferansı’na bağlanır. Kurtuluş Teolojisi’nin merkezine aldığı argüman, aslında “yoksullar”dı. (Ne tesadüftür ki Bergoglio da Papa olarak düzenlediği ilk basın toplantısında “yoksulların kilisesi” olmaktan bahsetti) Teoloji’nin ana amentüsü “öncelikle yoksullardan yana tercihte bulunmak ” olarak tanımlandı. Ancak bu basit bir “yoksullara yardım etme” pratiği şeklinde cereyan etmedi. Kimi ülkelerde Marksizmle de yakın bir dirsek teması kuruldu. Zaten Vatikan tarafından mahkum edilmelerinde başat etken de bu oldu. Pratik, Kurtuluş Teolojisi için hayli önemliydi. Zaten hareket, Latin Amerika’ya özgü, Hıristiyan Taban Cemaatleri ya da Dini Taban Cemaatleri’ne dayanıyordu.

En iyi tarifi belki de hareketin teorisyenlerinden Gustavo Gutierrez’in şu satırlarında bulabiliriz:

“Modern zihniyet dinsel dünyayı ve onun arınma ve yenilenme taleplerini sorgulamaktadır. Fakat Karayipler’de ve Latin Amerika’da itirazlar öncelikle inanmayan insanlardan gelmiyor, aksine “insan olmayanlar”dan geliyor. Bunlar varolan toplumsal düzende insan olarak görülmeyen kişiler yani yoksullar ve insani satütlerinden sistematik ve legal yollarla mahrum bırakılanlardır. İnsan olmayanlar dinsel dünyamızı o kadar da sorgulamıyor, onlar gayri insani toplumun temellerini değiştirme çağrısıyla bu ekonomik, sosyal, politik ve kültürel düzeni sorguluyor.

Bizim karşı karşıya olduğumuz soru olgun bir dünyada Tanrı’dan nasıl bahsedileceği değil, bundan ziyade insani olmayan bir dünyada Tanrı’nın nasıl Baba ilan edileceğidir. İnsan olmayan birine ‘Sen Tanrı’nın evladısın’ demek ne anlam ifade eder ki?” (Kurtuluş Teolojisi, editör: Christopher Rowland, Ayrıntı Yayınları, 2011)

Görüldüğü gibi hareket sadece basit biçimde yoksullukla ilgili değildi. Kapitalizmle, ezenlerle de ciddi bir derdi vardı. Tüm kıtada etkili oldu. tabanda iyi örgütlendi. Ve bu yüzden darbecilerin, cuntaların ve sağ paramiliter grupların hedefinde oldu, her zaman. Ve kurbanlar da verdiler. Bunlardan en önemlisi 1980 yılında katledilen San Salvador Başpiskoposu Oscar Romero’ydu. 24 Mart 1980’de bir dini tören sırasında öldürüldü. Romero’nun ABD’nin organize ettiği ölüm mangaları tarafından katledildiği BM raporlarına da yansıdı.

1970’ler boyunca kıtada güçlü olan bu hareket baştan beri Vatikan’ın da hedefindeydi,demiştik.. En önemli darbe Papa II. John Paul’den geldi. 1979 yılında Meksika Puebla’daki Latin Amerika Piskoposları Konferansı’nı ziyareti sırasında “Siyasal bir kişilik, bir devrimci, Nasıra’dan çıkıp gelen bir yıkıcı olarak resmedilen İsa düşüncesinin hiçbir biçimde Kilisenin söylemiyle örtüşmediğini” söyledi. II. John Paul Polonyalıydı ve Marksizmle ciddi meseleleri vardı. Ancak Vatikan’ın bu harekete baştan beri mesafeli yaklaştığı düşünüldüğünde, bu çıkışın önemli bir dönemeci temsil ettiği açıktı. İlerleyen yıllarda –sonradan Papa olacak- Ratzinger’in de bu harekete karşı mücadele ettiğini öğreniyoruz..

90’lara gelindiğinde hareket ivmesini önemli ölçüde yitirdi. Mevcut durumda bir felsefe, bir eleştirel teori, akademik bir gelenek olarak önemini koruyorsa da eski canlılığını yitirimiş durumda. Tabii bu arada şu notu da düşelim, hareket Marksistler tarafından da kimi zaman eleştirilere uğramıştır. Bunların başında hareketin küresel kapitalizmi iyi tanımlayamadığı kimi zaman çok soyutlaştırdığı kimi zaman da “yenilmez bir dev” olarak gördüğünü dile getiren eleştiriler vardır. Bir de yeterince Marksizm’den beslenmediği eleştirileri var.

Özetle Latin Amerika’daki Katolikliğin böyle bir geçmişi de var. Dinsel alanda “otorite” ile; yerel dertlerle içiçe geçebilen hemhal olabileh bir yorumun/uygulamanın, “iktidar” düzleminde karşılaşması açısından hayli ilginç bir dönem bu ve diğer dinler için de merak uyandırabilecek bir deneyim aslına bakarsanız. Bizim açımızdan ise belki şu söylenebilir: Katolik kilisesine çok derin komplo teorileri ışığında bakmak ya da hiç bakmamak (Papa’nın seçildiği dakikalarda memleketimizde bir televizyon programcısı “Biz ne Papa’dan” deyip programın canlı yayınla kesilmesinden şikayetçi olmuştu mesela) arasında da bir bakış açısı var. Not düşeyim dedim.