Devlet, kimin kuzusudur?

Başbakan Erdoğan Mardin'de kalabalığa seslendi ve dedi ki, "Devlet sizin kuzunuzdur.." Şöyle bir etrafa bakayım dedim. Devlet gerçekten kuzumuz olabilir miydi?

Başbakan Erdoğan önceki gün, Mardin’de halka hitap etti. Pek çok konuya değindi. Kadın cinayetlerini kınadı, Mardin’li kadınların teröre karşı çıkmasını istedi, Mardin milletvekili Muammer Güler’e destek verdi, (ki aynı Muammer Güler Dink ailesi avukatlarının yargılanmasını istediği kamu görevlileri arasındadır) AKP’nin hizmetlerini övdü, bölgedeki kaçak elektrik kullanımından şikayetçi oldu ve konuşmasının tam burasında muhtemelen devlet hizmetinin hor görülmemesini vurgulamak için “Devlet sizin kuzunuzdur” dedi. Tam olarak şöyle dedi:

“Hani yine Mardin'de söylenen söz var, 'hiçbir koyun kendi kuzusunu çiğneyip geçmez' öyle mi? Devlet sizin bir yerde kuzunuz, devletin kurumların sizin kuzunuzdur, onlar size hizmet için hizmetkarlık için vardır. Onları çiğneyip geçmeyeceğinize, hassas davranacağınıza inanıyor, sizlere güveniyorum.”

İlginç bir yaklaşımdı. Fakat, Erdoğan’ın tam da kürsüden bu sözleri söylediği saatlerde, İstanbul’da, Galatasaray Meydanı’nda, soğuk havaya aldırmadan toplanan kadınlar vardı. Başka kadınlar. Cumartesi Anneleri. 412. kez toplanıyorlardı, aynı meydanda. Hepinizin bildiği gibi bilhassa 90’lı yıllarda devletin alıp kaybettiği, işkence ederek öldürdüğü, bir yerlere gömdüğü çocuklarını, eşlerini istiyorlardı, aynı devletten. Mezarını, kemiklerini istiyorlardı ve en önemlisi: onları kaybedenlerin, işkence edip öldürenlerin hesap vermesini istiyorlardı. Belki yine biliyorsunuz, Cumartesi Anneleri her hafta, simgesel olarak bir kayıp için toplanıyor. Bu hafta da Rıdvan Karakoç için toplandılar. Hepsinin hikayesi önemli, hepsinin hikayesi yürek yakıcı, ama madem bu “kuzu” işi bu haftaya denk geldi, biraz Rıdvan Karakoç’tan bahsedelim.

“Sicimle boğmuşlar. Ayaklarından, ellerinden bağlandığı belliydi. Vücudunda yanık izleri vardı. Naylon eritmişler göğsünde, sigara söndürmüşler. Dişlerinden ikisini kırmışlar. Hayasından ayak parmağına kadar cereyan vermişler. Elbiselerini alamadık. Bir ayakkabısı, bir kemeri bile verilmedi bize.” (Ağabeyi Mehmet anlatıyor, alıntı Berat Günçıkan’ın “Cumartesi Anneleri” kitabından)

90’lardaki o cadı avında peşine düşmüştü devlet Rıdvan’ın. O tarihlerde araba tamirciliği işiyle uğraşıyordu. Gözaltılardan birinde, biri, Karakoçların evini de bulaştırmıştı işe. O tarihten sonra Rıdvan’ın peşine düştü polis. Evi izlediler. Rıdvan bir yerlerden her gün telefon ediyordu annesine. Yerini söylemiyordu. Sonra bir gün, telefonlar kesildi. Aramaya başladılar. İstanbul’un bütün karakollarına, emniyet amirliklerine gittiler, çalınmadık kapı bırakmadılar. Bir gün Rıdvan’ın kimsesizler mezarlığında olduğunu öğrendiler. 26 gün morgda bekletilmiş, sonra da gömülmüştü. Rıdvan mezardan çıkarılarak Gazi Mahallesi mezarlığına gömüldü.

Aynı Hayrettin Eren gibi, Düzgün Tekin gibi, Fehmi Tosun gibi, Ali Efeoğlu-Ayhan Efeoğlu, gibi, Hasan Ocak gibi, İsmail Bahçeci gibi, onu da işkenceyle öldürenler de hesap vermediler. Aramızda dolaşıyorlar hala.

Cumartesi günü Hasan Ocak'ın ağabeyi Hüseyin Ocak tanıklığını paylaştı. Gözaltında kaybedilen kardeşi Hasan'ı ararken Beykoz Cumhuriyet Savcılığı'nda Rıdvan Karakoç'a ait fotoğrafa ulaştıklarını ve Beykoz'da ormanlık bir alanda bulunup, Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı'na gömülen bedeninin savcılık dahil, resmi kurumlardan geçmiş olduğu gerçeğinin ortaya çıkmış olduğunu söyledi..

Ocak, “Beykoz Cumhuriyet Savcılığı'nda bunun gibi bir çok dosya var , devletin kendi geçmişi ile yüzleşip bu dosyaları açığa çıkarması gerekiyor” dedi. Açıkçası, kapsamlı bir soruşturma için devletin elinin altında her türlü imkan var, görüyoruz.

Bu hafta Cumartesi Anneleri’nin konukları da vardı. Roboski’li aileler. Onların da çocukları, eşleri, devletin bir operasyonuyla yok edilmişti. Daha 14 ay önce. Bir yıldar fazla bir süredir onlar da bekliyorlar, sorumluların hesap vermesini. Hayır. Devlet havaya bakıyor. Hükümet havaya bakıyor. Hiç üzerlerine alınmıyorlar. Sorumlular ellerini kollarını sallaya sallaya geziyor. Hala rapor bekliyoruz mesela TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’ndan. Tam geçen hafta gelecekti, yine ertelendi. “Ne oluyor, niye açıklanmadı rapor?” diye sordular, komisyon üyeleri, AKP’li başkan Ayhan Sefer Üstün’e. Yeni bir belge gelmiş, o araştırılıyormuş. Ancak komisyon üyelerinin bu yeni gelen belgeden haberi yok. Bu da ayrı bir tuhaflık.

Bu da mı eskidi? Kamuoyumuzun ve devletimizin –işine gelmeyen konularda- hafızası pek iyi değildir zira. Peki o zaman geçen haftaya gidelim. 19 yaşındaki Şahin Öner’in nasıl öldüğünü hatırlayalım. Geçen hafta Diyarbakır’da bir gösteri sırasında hayatını kaybetti Öner. Valilik ve yetkililer Öner’in el yapımı bir bombayı polislere fırlatırken, bombanın patlaması sonucu öldüğünü söylediler. Yalan söylediler. Çünkü Öner bir polis panzerinin altında can vermişti.Görgü tanıkları vardı. Üstelik cesedi, hiç de elinde bomba patlamış birinin cesedine benzemiyordu. Devletin yalanı kısa sürede ortaya çıktı. Artık Öner’in polis panzerinin altında kalarak can verdiği ortadadır. Üstelik olay sonrası hastane yerine –o halde- karakola götürüldüğü de ortadadır. Ama ne bir soruşturma var, ne bir görevden alma. Yetmezmiş gibi o açıklamaları yapan Vali, (yine geçtiğimiz cumartesi günü) bu kez şu açıklamayı yaptı:

“Hiçbir şekilde bir değerlendirme yazılı bir şekilde yapılmamıştır. O gün o manada yanlış yargıların içerisine girenler mahcup olmasınlar. Hiçbirimiz mahcup olmayalım. Evet olayın sıcaklığıyla orada bir meram ifade edildi. Bir açıklama yapılmamıştır. Düşünüldüğü şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Kimse çarpıtmaya çalışmasın.”

Aman hiçbiriniz mahcup olmayın. Vali mahcup olmasın, devletin resmi ajansı mahcup olmasın, o açıklamayı alıp yayınlayanlar mahcup olmasın.. kimse mahcup olmasın. Bu çok önemlidir çünkü. Devlet mahcup olmaz bu ülkede. Basın da mahcup olmaz. Birilerinin yüreği yanar belki. Yanabilir. Ama kimse mahcup olmasın. Ha bir de, lütfen kardeşim, çarpıtmayın bu açıklamaları. Kimse çarpıtmasın..

Sormuştuk yazının başlığında “Devlet kimin kuzusudur?” diye. Devlet bu ülkede belki de birilerinin kuzusudur. Ne bileyim, belki otoriteye itaat edenlerin, iktidar her kimdeyse ona yakın duranların, şunun bunun. Ama şunu biliyoruz: bu ülkede devlet birilerinin kuzusu değildir. Kurdudur.