Devrim dediğiniz bir "an"dır... Ve o da oldu zaten..

Bir an gelir ve tüm hiyerarşik kalıplardan, otorite baskısından kurtulduğunuzu, özgürleştiğinizi hissedersiniz. Belki birkaç saat sonra her şey eskiye dönecektir. Olsun. Hem bunu kim bilebilir ki?

Doğrudur. Devrim derken klasik manada bir iktidar ya da rejimin değişmesini, bir siyasal sistemin değişmesini anlarız. Kimi zaman eş zamanlı olarak bir üretim biçiminin, modelinin, üretim ilişkilerinin değişmesini de anlarız. Ya da diyelim siyasi bir iktidar değişikliğinin eşlik etmediği ekonomik, teknolojik, kültürel köklü dönüşümler. Bu manada düşünürsek geçtiğimiz hafta olanlar elbette ki bir devrim değildi.

Ama devrimden sadece bunları anlamayız aslına bakarsanız. Devrim aynı zamanda toplumsal, insani ilişki biçimlerinin de değiştiği,varolan kalıpların tersyüz edildiği, insanların her şeyden önce kendilerini değiştirdikleri, dönüştürdükleri, eski kalıplarından sıyrılıp yepyeni bir varoluş biçimine ulaştıkları dönemlerdir de. Ve bunun olduğunu anladığınız bir “an” vardır. Hem kendinizin hem de etrafınızdakilerin değiştiğini, dönüştüğünü, yepyeni bir insani ilişki biçimine adım attığınızı anladığınız bir an. O anı anlarsınız. Şöyle bir etrafınıza bakarsınız, kendinize bakarsınız. Eski endişelerinizden eser kalmamıştır. Otoritenin, içinde yaşadığınız hiyerarşik düzenin prangalarından bir süreliğine bile olsa kurtulmuşsunuzdur. Herkes birbiriyle dayanışma halindedir. Varolan ilişki, mülkiyet biçimleri en azından bir süreliğine de olsa değişmiştir. Belki bir kaç gün, hatta birkaç saat sonra her şey eskiye dönecektir. Ya da belki de evet dönecektir ama bu maya bir yerlerde bekleyecek sonra yine, daha olgun biçimde ortaya çıkacaktır. Bunu o an bilmek mümkün değildir. Birkaç saat sonra bile ne olacağını bilmek mümkün değildir. Emin olduğunuz tek şey o an yaşadıklarınızdır. Buna da devrim denebilir pekala.

Geçtiğimiz hafta boyunca Gezi Parkı’nda yaşananlar bence bu kapsama girer. Her gece parkta nöbet bekleyenler, sabaha karşı gerçekleşen polis saldırılarına karşı yeniden parkın yolunu tutanlar örgütlü yada örgüt üyesi filan değillerdi. Hiç bir yerden talimat almıyorladı. Olan biteni görüyor, polisin, iktidarın ne yaptığını görüyor ve buna direniyorlardı. Ve bütün bu direniş içinde yeni bir davranış biçimi geliştirdiler. Bu, dünya direniş hareketi açısından değilse bile, bilhassa son dönemin Türkiyesi açısından yeniydi. Polis şiddeti (daha doğrusu buna devlet terörü demek lazım) onları yıldırmıyordu. Hedefleri belliydi. Gezi Parkı’ndaki ağaçların sökülmesini engellemek ve bölgede tek nefes alınan yer olan parkın kışla biçimindeki bir AVM’ye ya da otele dönüşmesine izin vermemek.

Bana göre o “an” ise cuma gecesi yaşandı.Cuma sabaha karşı polis yine devlet terörü uygulayarak parka sahip çıkanları sert biçimde püskürtmüştü. Çok sayıda yaralı vardı. Bu sert müdahaleyi protesto için saat 10.00’da yapılan basın açıklaması da yine sert biçimde püskürtüldü. Ve cuma günü devlet, gün boyunca Taksim ve çevresinde “terör” estirdi. Açıklama yapmak isteyenler, parka yaklaşmak isteyenler, gazeteciler, milletvekilleri, özetle hiçbir biçimde şiddeti benimsemeyen, barışçıl biçimde gösteri, açıklama yapmak isteyen vatandaşların “üzerine” biber gazı fişekleri atıldı. Hatta bazı milletvekilleri ve gazetecilere (Ahmet Şık, Sırrı Süreyya Önder) muhtemelen hedef gözetilerek gaz fişeği atıldı. Bu sırada ağır biçimde yaralanan 1 kişi, (Lobna Al Lamii) halen Taksim İlkyardım Hastanesi’nde yaşam savaşı vermektedir.

Cuma akşamına geldiğimizde şuna tanık olduk. Bütün bu devlet terörüne rağmen İstanbul’un her yerinden binlerce insan, gayet örgütsüz biçimde, sadece orada olmak, parka sahip çıkmak için Taksim’e gidiyordu. Devlet kararlıydı, kimseyi meydana ve parka sokmayacaktı. Ancak eylemciler de artık yeni bir aşamaya geçmişti. Sürekli atılan biber gazından yılmıyorlar, gazı yiyen grup biraz geri çekiliyor, yerini yenileri alıyordu. Onlar yorulunca da biraz önce geriye çekilenler. Kimse dağılmadı, kimse çekilmedi. Gece boyunca böyle direnildi polise. Sıraselviler’de, Elmadağ’da, İstiklal Caddesi’nde gördüğümüz , normal günlük hayatta nadiren yanyana olabilecek çeşitli kesimlerden çok sayıda insanın, sırt sırta durduğu, birbirinin yardımına koştuğu bir manzaraydı. Keza birçok işletme de (hepsi değil tabii) kapılarını gazdan etkilenenlere açtılar, onlara yardımcı olmaya çalıştılar.

Gece, polisin eylemcilere tazyikli su sıkması ve sert müdahalesiyle bitti... sanmıştık ki, bitmedi. 01.00 sularında İstanbul’un birçok semtinde insanlar pencerelere çıktılar, yetmedi sokaklara çıktılar, Anadolu yakasından toplananlar köprüye yöneldiler, hatta köprüyü geçip sabaha karşı Beşiktaş’a geldiler. Bu gayet normal bir durummuş gibi bahsediyoruz ama başlıbaşına bir vakadır. Ve evet , hepimizin bildiği gibi Beşiktaş’ta yine polisin sert müdahalesi ile karşılaştılar. Aynı cuma gecesi,başka semtlerde de insanların sokağa çıktığını, Taksim civarında evlerini eylemcilere açanlar olduğunu öğrendik. Doktorların, avukatların zorda kalan eylemcilere gönüllü hizmet verdiklerini öğrendik. Cuma gecesi yaşananlar, tarihe çok güçlü bir nottu bence.

Böylece Cumartesi sabahına geldik. Kimsede yılgınlık ya da umutsuzluk yoktu. Eylemciler, çoğalarak yine Taksim’in yolunu tuttu. Bu dakikalarda Otorite, polisin aşırı güç kullandığını kabul etmiş, suçu yıkacak birilerini arıyordu ama projeden de vazgeçmeyeceğini ilan ediyordu. Tam bu anda bir şey oldu. CHP Kadıköy mitingini iptal edip Beşiktaş’tan Taksim’e yürümeye karar verdi. Yazının başında bahssettiğim o “an” bitmişti artık. Başka bir aşamaya geçmiştik. Karşısında kurumsal/geleneksel/sistem ortağı bir yapı gören iktidar geri çekildi ve alan açıldı. Evet o “an” bitmişti (ki aslında polis şiddeti bitmedi, devam eden saatlerde Beşiktaş’ta, Ankara’da, İzmir’de o kurumsal/geleneksel yapıya dahil olmayan eylemciler bu kez daha da sert bir şiddete maruz kaldılar, hem de saatler boyunca. Bu durum dün de gün boyu sürdü) Ama olup bitenler bir yere yazılmıştı işte.

Klasik manada devrimler de böyle değil midir? Tek –ve elbette önemli- fark o “an”ın bitişi bazen aylar, yıllar alır. Evet iktidarlar, rejimler devrilir ama yeni bir otorite, ya da yeni bir “moment” kurulduğu anda zaten o “an” çoktan bitmiştir. Bazen otoritenin yeniden kuruluşu ile eski otoritenin, ilişki biçimlerinin dağılması arasında her şeyin içiçe geçtiği dinamikler yaşanır ama uzun vadede olan bellidir. Devrimler er ya da geç biter.

Ama şu var aslında: bir yandan da bitmez. O “an” toplumun hafızasında bir yere kaydedilir. Hiç umulmadık bir yerde, bir zamanda o kayıt, güncellenmiş olarak yeniden ortaya çıkar. Bunu aklımızda tutalım.

Bu faslı bitirmeden şu notu da düşmek isterim. Eyleme CHP ve “Laiklik” önceliği olan grupların katılmasını elbette ki önemsiz bulmuyorum. Ancak eylemin başlangıç aşaması ile sonu arasında bir “içerik” farkı olduğunu da kabul etmeliyiz.

Gelelim diğer notlara. Evet bu devrimle beraber hiç şüphe yok ki, ideolojik manada AKP'li olmayan, ama iktidarla iyi geçinmeye öncelik veren geleneksel sermaye medyası da büyük yara almıştır. Ve aynı anda “sosyal medya” diye küçümsenen twitter ağırlığını iyice hissetirmiştir. Buradan da çıkarılacak epey ders var. İlk olarak şu tarihsel ironi ile başlamak lazım. Geleneksel sermaye medyasının kısa süre öncesine kadar Arap Baharı’na bakarak “Bu bir internet devrimi acaba? Enteresan” diye analizlere yer verdiği bir dönemde, çok değil 1 yıl sonra kendisini de bu denklemin öznesi olarak bulması gayet ironik ve açıklayıcı ve değil mi?

Bu elbette ki kendisine “ileri demokrasi” adını veren rejimin ne kadar otoriterleştiğini ve geleneksel sermaye medyasının bu sistemin nasıl da bir parçası olduğunu gösteriyor. Sokak, eylem böyledir. Hem katılanları özgürleştirir, hem de sistemin tüm oyuncularını açıkta bırakır. Bunu da bir kenara yazalım.

Mevcut durumda geleneksel medya ile AKP’ye organik biçimde bağlı medya, sosyal medyayı kötülemek için kampanyaya başlamış vaziyetteler. Çok açık ki kendi mevzilerini korumaya çalışıyorlar. Bunu yaparkenki en büyük argümanları ise sosyal medyanın yanıltıcı haberler yaydığı.

Doğrudur, böyle dönemlerde sosyal medyada çok olmasa da önemli ölçüde yanıltıcı haber çıkmakta. Ancak şöyle bir özelliği var sosyal medyanın, bilhassa da twitter’ın. Yanıltıcı bilgi anında farkediliyor ve çok kısa süre içinde ayıklanıyor. Ona asıl gücünü veren de bu zaten. Ve müthiş bir bigilenme, haberleşme aracı. Gelişmeleri karartan, hiç olmamış gibi davranan geleneksel medyaya kıyasla çok önemli bir üstünlük bu. Erdoğan’a, yani otoriteye twitter için “baş belası” dedirten de, bu güç.

Son olarak: iktidar ve ona doğrudan bağlı medya şimdiden arada olup biten şiddet gösterilerini öne çıkarak bütün bu “süreci” mahkum etmeye çalışacaktır. Hatta çoktan başladı bile. Ancak olup bitenlere hakkaniyetli biçimde bakanlar rahatlıkla göreceklerdir ki, eylemciler onları da aralarından ayıklamakta, verilen zararı telafi etmeye çalışmakta gecikmediler. Bu da not düşülmesi gereken, ve evet aslında bir devrim..

Velhasıl. Bütün bu haftanın simge sloganı ile bitirelim. “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” dedi, eylemciler günlerce. Bana da öyle geliyor.