"Diletilen" bir şey olarak, özür..

Karşı tarafı mecbur ederek diletilen bir özür, karşı tarafla ilgili çok şey anlatır; ama sizle ilgili de çok şey anlatır..

İsrail’in Mavi Marmara gemisine yapılan saldırı ile ilgili olarak Türkiye’den özür dilemesi, çözüm süreci ile atbaşı giden bir vaka olması nedeniyle AKP Hükümeti’nin bir diğer zaferi olarak görüldü, görülüyor. Bir açıdan normal, zira o zamanki İsrail Hükümeti’nin yaptığı gerçek bir şiddet gösterisi idi ve diplomatik manada sonuçlarının olması gayet beklenir bir durum. Hele Gazze üzerindeki insanlık dışı ambargo da düşünüldüğünde.

Normal olmasına normal ancak bu özrün AKP’de ve kamuoyunda algılanış biçimi, aslına bakarsanız hayli ilginç ve ülkedeki “özür” kültürü açısından da bize bir şeyler söylüyor. İsrail’in özrü sonrasında gelen “zafer” havası ile başlayalım. Bu zafer havası ile ima edilen, esasen özrün “diletilen” bir şey olduğudur. “Bunde ne acayiplik var” diyebilirsiniz belki ama şunları gözönünde bulundurmak gerekir derim.

Bu mantığı kabul ettiğimizde şunu da kabul etmiş olmaktayız. “Özür” karşı tarafın bir şekilde mağlup edildiği, buna yanaşmadığı için çeşitli baskılarla, şantajlarla, diplomatik güç kullanarak mecbur edildiği bir süreçtir. Bu süreçte karşı taraf önce direnir. Yanaşmaz. Ancak öyle bir baskı ve güç kullanılır ki, eninde sonunda karşı taraf çaresiz kalır ve “özür” dilemek zorunda kalır. Davutoğlu’nun şu sözleri de mesela bu havayı biraz tarif ediyor:

“Bugün sizler için sürpriz gelişme gibi görünen husus, aslında nakış nakış 3 yıldır işlenen bir sürecin son aşamasıydı.”

“Nakış” gibi işlenen bir süreç ve bu sürecin sonunda gelen özür. Şu sözler de Davutoğlu’nun:

“Her diplomatik alanda İsrail'e ciddi bir baskı uygulandı. Bazı uluslararası örgüt üyeliklerinde ve diğer konularda bir anlamda alan daraltması yaşandı. Çünkü, İsrail'in bunu hissetmesi lazımdı”

Evet bütün bu açılardan bakıldığında bu özür Türk diplomasisi için gayet açık ki bir zafer niteliği taşımakta. İsrail’in bunu “hissetmesi” sağlanmış ve sonunda özür gelmiş. Bu özrün gelmesinde ABD’nin rolü, bölgedeki gelişmeler, değişen dengeler, İsrail’in buna niçin ihtiyaç duyduğu, bunu kendi kamuoyuna nasıl anlattığı vs.gibi önemli detaylar da var elbette. Ama bunlara bu yazıda takılmıyoruz.

Şuna takılabiliriz. Bütün bu süreçten anladık ki, AKP başta olmak üzere Türk dış politikasına hakim olan kültür, özürü “diletilen” bir şey olarak görüyor. Karşı tarafın aslında istemediği, mecbur kaldığı, ancak onun bir şekilde buna “zorlandığı” bir kurum olarak görüldü özür bütün bu süreç boyunca. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in şehri donattığı billboardlar gayet simgeseldi. “Minnetarız” diyordu, Gökçek. “İsrail Türkiye’den özür diledi” Bir Netenyahu resmi, Mavi Marmara resmi ve bunların hepsinden daha büyük bir Erdoğan resmi eşliğinde. Bu hava içinde, Gökçek de böyle bir sonuç çıkarmıştı. İsrail “Türkiye’den” özür dilemişti. Ölenler ve yakınları yoktu işin içinde.

İyi de özür böyle bir şey mi olmalı? Ya da böyle bir şey midir? Şunu elbette biliyoruz: bu vaka için dilenecek özür, iki küs arkadaş arasında dilenecek özre elbette ki benzemez. Çok daha büyük hesaplar, tazminatlar vs var işin içinde ve elbette ki ölümler var. Bu ölenlerin yakınlarının beklediğini tahmin zettiğimiz bir özür var her şeyden önce. Bunları elbette ki biliyoruz.

Ancak özür dediğimiz, nihayetinde, böyle diplomatik ve uluslararası bir boyutu da olsa, özürdür. Karşı tarafı buna mecbur ederek diletilen bir özür, karşı tarafla ilgili çok şey anlatır, ama asıl olarak sizle ilgili de çok şey anlatır. Karşı tarafı geçelim. O muhasebeyi İsrail tarafı yapsın. Biz kendi tarafımıza bakalım.

Şunu anlatır daha çok: Beklenen esasen “özür” değildir. Diplomatik bir “bilek” bükmedir. Çünkü bir özür başka türlü “nakış nakış” işlenmez. “Alan daraltarak” elde edilmez. Evet tazminat, ambargonun kaldırılması gibi vakalarda bunlar pekala uygulanabilir. Bunlar karşı tarafın “mecbur” bırakılabileceği süreçlerdir çünkü buralarda ciddi insan hakları ihlalleri vardır. Fakat özür, dediğimiz gibi, başka bir durum.

Dolayısıyla geliyoruz meselenin bağlandığı ve çözüldüğü yere. Bir bilek bükme hareketi olarak görülen özür, ister istemez, özrün “dilenen” tarafta da nasıl görüldüğü/anlaşıldığı hakkında bir fikir veriyor. Burası önemli çünkü Türkiye ve AKP sadece özür bekleyen bir ülke değil. Aynı zamanda özür dilemesi de beklenen bir ülke, bir Hükümet.. Birçok konuda.

Uludere mesela. Özür dilemedi devlet ve AKP. “Neden?” dendiğinde “Özrün çok ötesine geçen şeyler yapıldı” dendi. Bir anlamda ölenlerin yakınları “özür dilenecek” bir mertebede görülmedi. Çünkü az önce de gördük, bu kültür özür dilenen tarafı güçlü, kudretli, özür dileten bir taraf olarak görüyor ve özür dileyeni de güçsüz, kudretsiz, mağlup edilmiş, bir nevi diz çöktürülmüş taraf olarak görüyor. Böyle bir mantık içinde olunduğundan, AKP özür dilemiyor Uludere’den. Hala.. Yoksa başka nasıl bir açıklaması olabilir ki bu özrü dilememenin?

Dilenen özürlere de bakalım. Başbakan Erdoğan Dersim Katliamı için mesela Meclis kürsüsünde özür diledi. Bilemiyorum Dersim’de hayatını kaybedenlerin yakınları bu özrü nasıl algıladı. Fakat görülen bir Başbakan’ın CHP ile ilgili siyasi hesapların da etkisiyle kürsüden “bağırarak” “meydan okuyarak”özür dilemesiydi. Yani öyle bir özür diledi ki Başbakan, aslında başkasını azarlamaktaydı. Nedamet getirmemişti. Olanların mahcubiyetini, ağırlığını içinde, yüreğinde hissetmiyordu. Bağırıyordu sadece. Ve kime bağırdığını hepimiz biliyorduk. Siyasi kanlısına bağırıyordu. Dindarları da ezen Tek Parti Dönemi’ne bağırıyordu. Yıllar sonra galip gelmenin gururuyla, zafer kazanmış bir komutanın muharebe alanında bağırdığı gibi bağırıyordu. Aslında kendi hesaplaşmasıydı, yaptığı. Dersimliler için bu elbette ki çok şey ifade edebilir. “Devlet” özür dilemişti işte. Daha ne? Buna saygı duymak gerekir elbette ancak bu özrün, özür literatürüne geçtiğini de not etmek gerekir.

Ve elbette ki daha da dilenecek özürler var. Yakın tarihimiz devletin organize ettiği, toplumun bir bölümünün de öyle ya da böyle buna iştirak ettiği katliamlarla dolu. 1915 başta olmak üzere, dilenecek çok özür var. Bütün bu ruh haline bakarak, içten bir özür beklemek gerçekçi mi? Ve elbette ki “diletilen” bir şey olarak görülen, dileyenin “mecburen” “mağlup olduğu için” dilediği bir davranış olarak görülen özür, dilense bile, özür bekleyen açısından ne ifade eder? Böyle bir özür, özür olur mu ki?