Hapisteler..Ortak noktaları: yoksul, demokrat, örgütlü olmak..

Muhtemelen Leyla Zana görüşmesini AKP'nin atacağı bazı adımlar izleyecektir. Bunların ne kadarı siyasal Kürt hareketini tatmin eder bilinmez. Ancak AKP devletleştikçe ve egemen sınıf haline geldikçe, mesele gitgide daha çok sınıf mücadelesi vasfı kazanıyor ve "örgütlü" olanlar hedef haline geliyor.

Bugün 2 Temmuz. Sivas Katliamı’nın yıldönümü olmasının yanısıra bir başka gelişmenin de tarihi. İstanbul KCK davasının ilk duruşması bugün görülmeye başlanıyor. Nerede mi? Silivri’de. Siz bu satırları okurken muhtemelen tutuklulara destek vermek için yüzlerce kişi Silivri Cezaevi’nin kapısında olacak. Kimler mi yargılanıyor? Geçtiğimiz yıl 5 ile 28 Ekim tarihlerinde KCK operasyonu adı altında BDP il ve ilçe binalarına, siyaset akademilerine ve benzer kurumlara yönelik yürütülen operasyonlarda gözaltına alınıp tutuklananlar. Kaç kişiler? 148’i tutuklu 194 kişi. Tutuklular arasında kimler mi var? BDP PM üyeleri, il yöneticileri, ilçe başkanları, bazı sivil toplum kuruluşu yöneticileri, Prof. Dr. Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakolu, BDP PM üyesi Nihat Oğraş, Özgür Gündem gazetesi editörü Kazım Şeker, Prof. Dr. Ayşe Berktay, BDP MYK üyesi Mustafa Avcı ve diğer çok sayıda örgütlü, muhalif Türk-Kürt. Neyle mi suçlanıyorlar? Büşra Ersanlı örgüt yöneticisi olmakla suçlanıyor 22 buçuk yıl hapsi isteniyor. Ragıp Zarakolu, örgüte yardım ve yataklıkla suçlanıyor ve 15 yıl hapsi isteniyor. İddianamede BDP’nin Siyaset Akademisi “KCK eğitim kampı” olarak tanımlanıyor. İddianamenin 5 gizli tanığın ifadeleriyle hazırlandığını da hatırlatalım.

Bir başka “yoksul, demokrat, örgütlü” davamız daha var. Geçtiğimiz hafta KESK’e yönelik ikinci KCK operasyonu gerçekleştirildi bildiğiniz gibi. İlk operasyonda 9 KESK’li kadın tutuklanmıştı. Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen operasyonlarla da 28 sendikalı tutuklandı. Böylece KCK ile ilgili oldukları gerekçesiyle tutuklanan KESK’li sayısı 37 oldu. Nasıl suçlamalar yöneltildiğini merak ediyorsanız ilk tutuklamaların iddianamesi de bu arada çıktı. Oraya bakınca savcılığın şu zihniyette olduğunu görüyoruz:

“Soruşturmamıza konu olan basın açıklaması, gösteri yürüyüşü ve toplantı gibi etkinliklerin KESK tarafından organize edilip bağlı sendikalara bildirildiği görülmektedir ancak bu etkinliklerde dikkat çeken hususun PKK / KCK 'nin amacına uygun etkinlikler olduğu gözden kaçırılmamalıdır(...) ‘Canlı kalkan’ eylemlerinin ‘sıradan ve demokratik bir hakkın kullanımı olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı düşünülmektedir(...) Seher Tümer gibi, PKK üyeliği iddiasıyla değişik illerde tutuklu olarak yargılanan sanıkların duruşmalarının KESK tarafından takip edilerek bu duruşmalara katılımın sağlanmasını da sıradan bir olay olarak görmek mümkün değildir. Bu tespitler doğrultusunda şüphelilerin PKK / KCK ile organik bağını gösteren sendikal faaliyet adı altındaki eylemleri sendikal çalışma olarak görülemeyeceği için tüm şüphelilerin PKK / KCK örgütünün birer üyesi oldukları sonucuna varılmıştır.” (1 Temmuz 2012, Radikal)

Görüldüğü gibi kendisi bile hayli şüpheli ve tartışmalı olan ve hala hukuki olarak hüküm verilmemiş bir soruşturma olan KCK tutuklularına “örgütlü” olarak destek vermek sizi pekala terörist yapabiliyor. Hukuki açıdan böyle bir durumdayız.

Tablonun üçüncü ayağına da bakalım. Geçtiğimiz hafta Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi, “Tutuklu Öğrenciler Raporu”nu açıkladı. Gayet detaylı biçimde hazırlanan bu rapora göre 771 öğrenci tutuklu durumda. Bu sayı sadece avukatlar aracılığıyla ulaşılabilen ve TÖDİ’ye mektup yazan öğrenciler. Gerçek sayı daha fazla olabilir. Bu listeye bakınca da tutuklananların örgütlü, muhalif, yoksul ve siyasal Kürt hareketine yakın isimler olduğu kolaylıkla görülüyor. Bu kategorileştirmenin üzerinde niye bu kadar duruyorsun derseniz, şu saydığım üç soruşturmada baskın olan ve anlatmaya çalıştığım tabloyu/mekanizmayı öğrenci mektuplarından biri kendiliğinden özetleyivermiş.. Dolayısıyla raporda genişçe bir yer tutan mektuplardan bazılarına bakmanın zamanıdır.

-“Arkadaşlar ben Hakkâri Üniversitesi, Hakkâri Meslek Yüksek Okulu İnşaat Teknolojisi öğrencisiyim (son yılımdı). Hakkında tutuklama kararı olan, Metin isminde öğrenci arkadaşımı, Yurt-Kur öğrenci yurdundan almaya gelen özel harekâtçılar, tabi savaşa gider gibi silahlarla, yurdu bastılar. Bütün yurttaki arkadaşları korkutarak (benim bir tutuklanma, arama durumum olmadığı halde) ‘Metin’e bir şey yapmayacağımıza dair sen de bizimle karakola kadar gel’ dediler. Yurt memurları ‘tutuklama kararı olmayan birini götüremezsiniz’ demelerine rağmen beni yukarıda belirttiğim, refakat etme gerekçesiyle alıp götürdüler. Emniyete gelene kadar da kelepçesizdim. Emniyette bir amirin ‘bunları hastaneye götürün ondan sonra ne yaparsanız yapın’ şeklindeki talimatı üzerine elime kelepçe takıp hastaneye götürdüler. Hastane dönüşü hapishanede son bulacak macerada, 4 günlük gözaltında tanımadığım kişi ve şahısların resimlerini gösterip ‘illa ki ifade vereceksin’ dediler. Ben de dedim ‘tanımadığım bilmediğim kimsenin günahını alamam’. Bunun üzerine tokatla vurmaya başladılar ve beni gözlemci olarak getirdiniz dememe rağmen tanık da olmadığım, bir yığın eylem vs gerekçe göstererek beni buralara kadar sürüklediler.”

-“Sevgili Suzan abla, abartısız hiçbir delil olmaksızın tam iki yıl tutuklu kaldı. Başta kalp olmak üzere ağır sağlık sorunları olduğunu ve hapishanede kesinlikle yeterli düzeyde tedavi olamayacağını çok iyi bilen mahkemenin tahliye kararı keyfi olarak ancak üçüncü duruşmada gelebildi. Sevgili Suzan abla tahliyesinden çok kısa bir süre açık kalp ameliyatı için yatırıldığı masadan bir daha kalkamadı. Muharrem Karagül… (Çok şükür ki) sadece iki günlük farkla ‘olay’ tarihinde 18 yaşından küçükmüş, bu nedenle dosyası ayrıldı, çocuk mahkemesinde yargılanmaya başladı. ACM’deki ilk duruşmasında tahliye edilmeyen Muharrem, çocuk mahkemesinde çıkarıldığı ilk duruşmada tahliye oldu ve beraat etti. Lakin Muharrem, tahliyesinden hemen sonra yaptırdığı sağlık kontrollerinden verem olduğunu öğrendi! Muharrem sapasağlam girdiği ve yaklaşık bir yıl kaldığı Tekirdağ 2 no.lu F Tipi Hapishane’den verem hastası olarak çıktı.

-“Ben Siirt Üniversitesi'nde okuyorum. Ayrıca aslen Siirtli olup Mezopotamya Kültür Merkezi sanatçısıyım. 20.12.2010'dan beri “örgüt propagandası yapmak ve örgüt adına suç işlemiş” olma gerekçesiyle 18-19 aydır tutukluyum. 12.5 yıl ceza istemiyle savcı mütalaa verdi. Delil olarak ‘Gizli tanığın ifadeleri’ kullanılıyor. İlk gözaltına alındığımda karakolda, ‘Kürtçe şarkı söylediğimi ve 28 Kasım gecesi Siirt'te çıktığım konserde halkı isyana teşvik ettiğimi’ söyleyerek beni cezaevine götürdüler. İddianamem gelince gizli tanık ifadeleri beni çok şaşırttı. Bazı eylemlerden söz ediliyordu. Ama ilgim olmadığını belirtmek isterim. Kürtçe şarkı söyleyen birine 12,5 yıl ceza isteyen mahkemenin adaletini sorgulamamak elde değil...

-“Tutuklu bulunduğum süre içerisinde sapasağlam girdiğim cezaevinde vücudumun çeşitli yerlerinde damar genişlemesi olduğuna dair doktor raporu var. Her tarafın beton ve demir olması insanın belli bir süreden sonra sağlığının bozulmasında büyük rol oynuyor. (...)En son ufak bir şeyi dile getirmek istiyorum. Cezaevleri özellikle F Tip’leri belli bir süreden sonra insanda duyguların yok olmasına, sen fark etmesen de buna sebebiyet veriyor. Artık duygularını dışarıya nasıl vuracağını bilemiyorsun ya da o duygularını unutuyorsun.

-“Sınav dönemi sürecince Metris’e gönderiliyoruz, tabii yanına para, eşya vb. şeyler almamıza izin yok. Paranın yatması 10 günü buluyor ve bu da şahsi ve ortam temizliği yapmadan geçireceğiniz 10 gün demek. Hücrelerin içlerini anlatmam midenizin kalkmasına sebep olabilir. Ve maddi külfet, sınav döneminde yapılacak olan sevk için 450-600tl arasında bir ücret istiyorlar. Bakanlık nakil ücretini karşılamıyor, özel olarak ödememiz gerekiyor. Bu ücret de senelik okul harçlarımızın iki-üç katı. Bütün bu zorluklara katlanıp eğitimimize devam etmemiz bekleniyor bizden. İmkânsıza yakın olduğu için de öğrencilerin eğitim hayatı bitmek zorunda kalıyor. Anayasal hak gasp ediliyor. Ve bu hukuksuzluğun önüne geçilemiyor. Sınavlara devam etme hakkımız var, bir deve hendeği ne kadar atlayabilirse o kadar hakkımız var.

-“Öğrenci olmak bizlerin ortak bir noktası ve bunun yanısıra birçok ortak noktamız var: Ezilen, kendi kendisini yönetme hakkı gasp edilen bir halkın hem doğuştan zorunlu hem de gönüllü üyesi olmak, yoksul olmak, emekçi olmak (okurken çalışmak, okuyabilmek için çalışmak), devrimci-radikal demokrat olmak, yurtsever olmak, örgütlü olmak, 30 yılık savaşta en az 2-3 yakınını kaybetmiş olmak ve zindanda bulunan 13 bine yakın siyasi tutukludan farkı olmamak (mekân, hukuksuzluk, vs. bakımından)

-“Bizler ‘dışarı çıkalım da, ne olursa olsun’ demiyoruz. Onurumuzun incinmemesi gerekir. İşte, ‘bunlar öğrencidir, öğrenim hakları ellerinden alınmış, bunlar birşey yapmamış, bunlar masum’ demek bizleri üzer. Bizler de bu şekilde gündemleşmek istemeyiz. Esasen, öyle pek de masum sayılmayız! Valla, çok şey yaptık! Ne mi yaptık? Newroz’da, 8 Mart’ta, 4 Nisan’da ve canımız her istediğinde, üniversitede Kürtçe-Türkçe şarkılar eşliğinde halay çektik. (Söylemesini bilmeyenler dudaklarını oynatıp alkış tuttu!) Birçok siyasi parti, sivil toplum kuruluşu ve sendikalarla birlikte Maraş katliamını lanetledik! 1 Mayıs’ta işçi ve emekçilerle birlikte haykırdık! Şenlik, şölen ve moral geceleri tertipledik! İyi birer okur olduk! (Kitaplarımıza el koydular!) Birçok farklı konuda basın açıklamaları yaptık! Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden erzak yardımı aldık! (Örgüt için almışız!) Çukurova Üniversitesi’ni kazanan tanıdıklarımıza yardımcı olduk, cemaate gitmelerine mâni olduk! vs…

Mektuplar böyle. Birçoğunu da elemek zorunda kaldım, yer darlığı sebebiyle. Ve hepsi de bu mektuplar kadar çarpıcı, acıtıcıydı. Velhasıl şöyle bir meselemiz var. Evet AKP iktidarı Kürt meselesinde belli ki yine bazı adımlar atma evresine girmiştir. Muhtemelen Leyla Zana görüşmesini bazı adımlar izleyecektir. Bunların ne kadarı siyasal Kürt hareketini tatmin eder bilinmez. Ancak AKP devletleştikçe ve egemen sınıf haline geldikçe, siyasal Kürt hareketi de sonuçta bir “ezilen sınıf” hareketi olduğu için mesele gitgide bir sınıf mücadelesi vasfı kazanıyor. AKP’nin BDP’yi sürekli “devre dışı” bırakmaya çalışması biraz da bu yüzdendir. Ve tam da bu yüzden içeridekilerin yoksul, muhalif ve örgütlü olmaları tesadüf değildir. Çünkü egemen sınıf haline gelen AKP’nin hedefinde uzunca bir süredir “örgütlü” olanlar var.