İktidarın "gaz" hali

Tek bir günde hem devletin şehri yine gaz bombalarıyla terörize etmesine, hem de 46 kişinin ölümünün nasıl da bir sis bulutu ardında kaldığına tanık olduk

Geçtiğimiz cumartesi günü Beşiktaş’ta olanlar irkilticiydi. İnönü’ye veda etmek için toplanan Beşiktaş taraftarı her büyük maçta yaptığı yola da taşmış, Kazan’ın civarında bir kalabalık oluşturmuştu. Ancak muhtemelen Başbakan’ın ofisinin aynı yerde olmasından huysuzlanan polis, taraftardan dağılmasını istemiş, taraftan dağılmayınca da, artık tek bildiği yöntem olan biber gazına sarılmış, hatta kalabalığın arasından motorla geçip havaya ateş açmıştı. Olup bitenler genellikle gazetelerin spor sayfalarında ve televizyonların spor bültenlerinde yer buldu. Ancak gördüğümüz fotoğraflar 2-3 yaşındaki çocuklar dahil olmak üzere hatırı sayılır bir kalabalığın gazdan etkilendiğini ve bölgenin devlet tarafından “terörize” edildiğini gösteriyor.

Konuya tekrar döneceğim ama burada araya girip 1 Mayıs yolculuğumu anlatmak isterim. Biraz kişisel bir hikaye ama “gaz” ve o sorgulanamaz hale gelen, artık yerleşikleşen “güvenlik” uygulamasını yakından gördüğüm bir yolculuktu o yüzden bir kısmını paylaşacağım. Kadıköy yakasında oturuyorum. 1 Mayıs öncesinde şehirde nasıl bir “olağanüstü hal” uygulamasına geçildiğini görünce “gitmeliyim, neler olduğunu görmeliyim” diye düşündüm. Açıkçası hayli zor olacaktı. Metrobüs seferleri kaldırılmış, Şehir Hatları seferleri iptal edilmişti. Hatta özel motorlar bile seferlerini kaldırmışlardı. Sabah Galata Köprüsü’nün ve Haliç Köprüsü’nün de Taksim’e doğru trafiğe kapatıldığını öğrenince kararım kesinleşti. Devlet bir şehri evine kapatmaya niyetlenmişti. Kadıköy meydanına indim. TKP mitingine şöyle bir göz atıp Bostancı dolmuşlarına yöneldim. Şansa belki bir Levent dolmuşu bulabilirdim. Buldum da. Levent’ten dönüp Mecidiyeköy’e kadar gideceğini öne süren bir dolmuşa bindim. (Neden “öne sürdüğünü” birazdan anlayacaksınız) Kalabalıktık. Dolmuş ahalisi genellikle karşı yakada işi gücü olanlardan oluşuyordu. Herkeste bir soru işareti elbette. Ne olacak? Nerelere gidilebilecek? Köprüde sıkı bir polis denetiminden geçtikten sonra (acaba 1 Mayıs’a gidiyor olabilir miydik?) Zincirlikuyu’ya geldik. Yollar kesilmişti, Mecidiyeköy’e gitmeye imkan yoktu. Çaresiz indik.

Esentepe yolundan Mecidiyeköy’e doğru yürümeye başladım. Yaklaştıkça uzaktan gazı hissetmeye başlamıştım. Eski Likör Fabrikası’na geldiğimde polisin karşı sokaktan çıkan bir gruba “müdahale” ettiğini gördüm. Çok kalabalık bir grup gibi görünmüyorlardı. Ben gelmeden gaz bombaları atılmaya başlanmıştı. Olay yerine olabildiğince yaklaşmaya çalıştım. Gaz bulutuna denk gelene kadar. Gazdan etkilenmeye başlayınca arka sokağa geçtim. Sayabildiğim kadarıyla polis nereden baksanız peşpeşe 20 gaz bombası fırlattı. Arka sokaktan uzaklaşırken hala gaz bombası sesleri geliyordu. Sadece o 10 dakika içinde muhtemelen 40 gaz bombası atılmıştır. Önce Ortaklar’dan sonra da Cevahir’in oradan tekrar ana yola çıkmaya çalıştım. Ancak her ara sokağın başında 30-40’ar kişilik polis grupları toplanmış, ana yola çıkmaya izin vermiyordu. Yine ara sokaklardan Etfal’in önüne geldim. Orada da taş çatlasa 10 kişilik bir genç grup caddeye çıkmaya çalışıyor, polis gaz bombaları ve TOMA’lar marifetiyle onlara göz açtırmıyordu. Ana caddeye çıkmak yine mümkün değildi. Yine ara sokaklardan Osmanbey’e geldim. Orada artık ana caddeye çıkmak serbestti. Geriye dönüp DİSK’in oraya baktım. Kazancı yokuşuna konması için yola çıkan çelenk, ana caddede paramparça vaziyette yerde yatıyordu. Birkaç işçiyle birlikte parçalanan çelenkten birer karanfil aldık.

Yürüyüşümü sürdürerek bir şekilde Kabataş’a indim. Niyetim artık eve dönmekti. Ancak sıkıyönetim hala geçerliydi. Karşıya dönmeye imkan yoktu. Belki bir motor bulurum düşüncesiyle Beşiktaş’a yöneldim. Hem belki orada ne olup bittiğini de görebilirdim, zira asıl müdahale Beşiktaş’ta oluyordu.

Meydana geldiğimde polis kalabalığı durdurmuş, kalabalık da 1 Mayıs’ı orada kutlamaya karar vermiş gibiydi. İnsanlar meydana girip çıkıyor, polis de yol açıyordu. Belli olmuştu. Meydan burasıydı. Alana girdiğimde CHP otobüsünden “Artık dağılalım, Taksim’e gitmiyoruz” anonsu geldi. Gerçekten de insanlar (ön sıralarda görebildiğim ÖDP, feministler ve bazı dergiler vardı) dağılmaya başlamışlardı. Otobüsten gelen ikinci “dağılalım” anonsundan sonra ve insanlar gerçekten de dağılmaya başlamışken polis durduk yere tazyikli su sıkmaya başladı. Hemen ardından peşpeşe gaz bombaları geldi. Uzaktan epey gaz koklamışlığım var ama ilk kez bu kadar yakınıma düştü. Kalabalık panik halinde kaçmaya çalışıyordu. Ara sokaklara yöneldiler. İşin aslı bir facia daha olabilirdi zira bu kadar büyük bir kalabalığın panikle ara sokaklara girmeye çalışması tehlikelidir. Önde ya da arada bir kişi tökezleyip düşerse neler olacağı öngörülemez. Nefes alamaz bir halde ana caddede kalmaya çalıştım. Bir dükkana sığındık. Bu arada polis kalabalığı Yıldız’a doğru itti. Meydan 10 dakika sonra sakinleşmişti. Gazdan etkilenen ve hiçbir yere gidemeyen bir grup olarak meydanda kalmıştık. Neden sıkıyönetim uygulandığı da artık ortaya çıkmıştı. Polis şunu diyordu: Buraya kadar geldiğine göre, hedefsin. Uzunca bir süre karşıya dönmeye ya da herhangi bir yere gitmeye çalıştım. Mümkün değildi, hiçbir araç yoktu. Ablukaya alınmış gibiydik. Uzun pazarlıklar sonrası iskeleye bir Üsküdar motoru getirebildik ve olay yerinden uzaklaşabildik.

Bu hikayeyi bu kadar uzunca yazmanın sebebi şu: o gün şehri terörize eden, ablukaya alan devletti. Gördüğü her kalabalığın üzerine hesapsızca gaz bombası atan, devletti. Hedef gözeterek gaz bombası atan, devletti. Bir faciaya yol açmasına ramak kalan, devletti.

Şunu gördük. Devlet bu kadar yıldan sonra, muhalif gruplara hala aynı gözle bakıyordu: “Dağıt”.. Devlete göre bu gruplar gazla, suyla, şunla bunla dağıtılacak bir sürüden başka bir şey değildiler.

Beşiktaş’ta ve geride bıraktığımız hafta boyunca Taksim civarında olan da budur. O günkü güvenlik konseptine uymayan bir kalabalık varsa, gazla, suyla dağıtılabilir. Şehrin terörize edilmesi önemli değildir. Önemli olan güvenlik kopseptidir. Bunun uygulanması için insan sağlığına verdiği zararın boyutları hala tam olarak tespit edilemeyen biber gazı hesapsızca sıkılabilir. Çocukların, hastaların, yaşlıların, ve elbette ki göstericilerin buna maruz kalmasında beis yoktur. Mühim olan güvenliktir. Otoriteyle başı hoş olmayan herkesi “düşman” gibi gören, bunun için şehri bir gaz bulutuna boğmaktan çekinmeyen bir devletimiz var özetle. Ne dersiniz, ne yapalım, gurur mu duyalım?

Reyhanlı ve Türkiye'nin kalanı..

Aynı cumartesi günü Türkiye tarihinin gördüğü en büyük terör saldırısı yaşandı. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde iki bombalı aracın patlaması sonucu 46 yurttaşımız hayatını kaybetti, onlarca da yaralı var. Evet doğrudur, siyasi olarak konuşulacak, tartışılacak çok şey var, konuşulmalı da. Fakat o cumartesi, bombaların dumanı hala tüterken, Türkiye’nin genel manzarası hiç de 46 yurttaşını kaybetmiş gibi değildi. Muhalefet ve bazı muhalif gruplar AKP’nin dış politikasının ne kadar hesapsızca olduğunu ispatlamak için bir örnek bulmanın heyecanını yaşıyordu sanki. İktidar çevreleri ise Esad’ın ne kadar acımasız olduğunu bir kez daha gözler önüne sermenin peşindeydiler. Zaten birkaç saat sonra saldırının failleri saptanmıştı bile. Bu arada genel izleyici kanalları yayın akışlarını hiç değiştirmemiş, haber kanalları ise konuyu ağırlıklı olarak analistlerle, stratejistlerle işlemeyi tercih etmişlerdi. Dolayısıyla saldırıdan birkaç saat sonra biz Reyhanlı’da neler olup bittiğini değil, Ortadoğu’daki dengeleri dinlemeye başlamıştık çoktan. Aynı saatlerde RTÜK’ün kapsamı tam anlaşılmayan bir yayın yasağının peşinde olduğunu sonradan öğrendik. Bir fısıltı halinde Reyhanlı’da Hükümet’e yönelik tepkiler olduğundan söz ediliyordu. Bunu da ancak BBC’nin haberlerinden öğrenebildik. Sonuçta akşam saatlarine geldiğimizde gördük ki Türkiye’nin geri kalanı ülkede hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmekte.

Siyasi hesaplar ve yayın sınırlamaları bir yana, Türkiye’de çoktandır müşahade edilen “ruhsal bölünme”nin, kopuşun göstergeleri bunlar, bir yandan da. Van depremine sevinenleri gördük. Gerçektiler. Büyük şehirlerde olmadıkça her türlü saldırıya , faciaya kayıtsız kalanları gördük. Gerçektiler. Kayıtsız kalmıyorsa o saldırıyı bir düşmanlık atmosferi yaratmak için kullananları gördük. Onlar da gerçekti ve hala varlar.

Şunu göremedik cumartesi günü. Reyhanlı sakinleri, Hatay sakinleri ne düşünüyor? Ne haldeler? Bilemedik. Ya da biz onlarla hiç olmazsa bir günlüğüne ruh ahbaplığı kurabilir miydik? Bu saldırının kime yaradığının, neyi ispatladığının ötesinde, bir ilçede bir anda 46 kişinin bombalı saldırıda ölmesinin acaba neye benzediği üzerine, nasıl bir travma açtığı üzerine biraz düşünebilir miydik? Mülteciler ne haldeydi? Siyasi meseleler sonra gelemez miydi?

Yapabilirdik tabii. Ama görmedik, bilemedik, yapamadık. Hem Reyhanlı bizden çok uzaktaydı, onlarla sanki ülkede yaşamıyorduk, hem de işin içinde AKP, Suriye politikası, Ortadoğu işleri, manidar zamanlamalar falan vardı ki, bu meseleler daha öncelikliydi. Türkiye’de insandan önce gelen meseleler hep vardır zaten. İnsan sonra gelir. Daima.