İntikam hiç bitmeyen bir yemekmiş...

Halkın bir kesimine karşı intikamcı duygular besleyen bir Başbakanımız var. Soğuk, sıcak farketmiyor. O intikam yemeğinden sürekli yemek istiyor.

Son haftalarda duyduklarımız artık kulaklarımıza inanamayacak dereceye getirdi kimilerimizi. Anladık Gezi Direnişi ile açığa çıkan dinamiği bastırmaya çalışıyorsunuz. Bu dinamiğe darbeci diyerek, çözüm karşıtı diyerek hiç olmazsa liberal ya da liberal sol kesimin bu dinamikle yakınlaşmasını önlemeye çalışıyorsunuz. (Ki artık, of evet, söylemekten usandık, bu dinamik içinde elbette ki ulusalcı kesimler de kendilerine alan açmaya çalışıyorlar, biliyoruz) Bir yandan da bu dinamiği boğmak için asıl siz, ne kadar ulusalcı taktik, söylem, argüman varsa hepsine başvuruyorsunuz. Ne Sorosçuluk kaldı, ne faiz lobisi, ne Batı uşaklığı kaldı, ne Ermeni, Rum, Yahudi lobisi. Ne de renk değiştirse de bu ulusalcı/komplocu mantığı bırakmayan, yeni iktidara göre formatlayan isimleri Başdanışman yapmanız. Artık herkes anladı, iktidarınızı korumak için (ki öyle bir tehdit yok, o tehdidi yaratan/büyüten sizsiniz) her türlü yola başvuracaksınız.

Ama bütün bunlar öldürülenleri hakir görmenizi gerektirmiyor. 4 kişi öldürüldü. Biri polis kurşunlarıyla, herkesin gözü önünde. Biri kuytuda. Tanıklara göre sivillerle sivil-resmi polislerin işbirliği neticesinde, sopalarla dövülerek. Birinin başıma mermi isabet etti, o kalabalıkta. Ne olduğu hala bilinmiyor ve araştırılmıyor. Birinin üzerine yürüyüş sırasında araba sürüldü. O da araştırılmıyor. İsimleri var hepsinin: Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş. Hala yaşam mücadelesi verenler var, kalıcı biçimde hasar görenler var. 16 yaşındaki Berkin Elvan hala komada. 19 yaşındaki Mustafa Ali Tombul komadan daha dün çıktı. Lobna Al Lami komadan çıktı ama sol kısmı felçli ve konuşamıyor. Bütün bu ölümlerde ve yaralanmalarda başrolde polis şiddeti var. Ki bu listeye aynı günlerde Lice’de öldürülen Medeni Yıldırım’ı da ekleyebiliriz, eklemeliyiz.

Şunu dedi Erdoğan geçtiğimiz günlerde: “Bakınız Türkiye'de 1 kişi, 2 kişi, 3 kişi, 4 kişi polise şiddet uygularken ölüyor. Tweet'ler, Facebook'lar dünyanın altını üstüne getiriyorlar. Ama öbür taraftan Mısır'da 300 kişi ölüyor, bunlardan 53'ü ibadet ederken, namaz kılarken kurşunlanıyor, dünya sessiz.”

İnanın bu sözler karşısında yorum yapmak çok güç. Başında bulunduğunuz devletin marifetiyle ölmüş, daha doğrusu öldürülmüş insanlar bunlar. Ülkenin Başbakanı olarak bu ölümler karşısında adım atmanız gerekir. Bu dizginsiz şiddeti kınamanız, sorumluların yargı önüne çıkacağı sözünü vermeniz gerekir. Evlatlarını kaybedenlere hiç olmazsa bir başsağlığı dilemeniz gerekir. Ölüm bu. Başka şeye benzemez.

Hayır, böyle olmadı. Direnişin, protestoların Hükümet karşıtı bir nitelik taşıması (ki protesto dediğiniz sonuçta otorite karşıtıdır, otorite yanlısı eylemlere zaten polis müdahale etmez, rejimin ne kadar “demokratik” olduğu, asıl bu Hükümet karşıtı protestolarda belli olur) otoriteye ölenleri, öldürülenleri hakir görme, bu polis şiddetini meşrulaştırma hakkı verdi, veriyor. Bu, bir rejim için son derece problemli bir durumdur. Dünyanın her yerinde polis şiddetini meşrulaştıran, ölümleri hak gören rejimlere “başka gözle” bakılır, bunu bilin.

Evet bizim rejimin burada da kendine göre kurduğu savunma mekanizmaları var. Sorsanız efendim darbeye kalkışmışlardı, seçilmiş hükümeti devireceklerdi. Bu mesele haftalardır konuşuluyor, gerekli her şey söylendi, artık tekrar bu topa girmeyeceğim. Şunu söyleyeceğim sadece. Elbette ki her otoriter rejimin bir gerekçesi vardır. “Canımız istediği için orantısız bir güçle müdahale ettik” diyen rejim gördünüz mü hiç? Her rejimin kendince bir gerekçesi olur. Kimi devleti gayri-milli odaklara karşı savunuyordur, kimi dış güçlere karşı, kimi din düşmanlarına karşı, kimi devrim düşmanlarına karşı vs. Hep aynı yere geliriz. Her rejim, o rejimin “sahip”lerine göre kutsaldır. Burada sizi ayrıştıran bir özellik yok.

Evet biliyoruz. AKP’ye ve iktidar çevrelerine göre var. Çünkü darbelerden, vesayet sisteminden sıyrılıp geldiler buralara. Bu dönem elbette ki biliniyor. Ama bu, bir rejime kutsallık halesi kazandırmaz. Her türlü protesto gösterisini, her türlü “otorite” karşıtı gösteriyi baştan mahkum etme, devlet şiddetini meşru gösterme hakkı vermez. Şunu bilmek lazım: artık “otorite” sizsiniz. Ve toplumlar, her toplum, böyledir. Otoriteye karşı çıkarlar zaman zaman. En çok da bunaldıkları, boğuldukları zaman. Evet biliyorum eskiden bir nebze kolaydı: hükümet sizdiniz, otorite başkasıydı. Her türlü orantısız şiddeti “onlar yaptı” deyip, aradan sıyrılabiliyordunuz. Ama artık o dönem bitti.

Fakat anlıyoruz ki o dönem bitse de hesap kapanmadı. Ölenlerle, öldürülenlerle ilgili hissiyatı yukarıda gördük, okuduk. Ancak bir de tencere tavan çalanlarla ilgili bir hesap var. Ki o da belli ki kapanmamış bir hesap. Hafta için Başbakan Erdoğan Kastamonu Havaalanı açılışında toplanan kalabalığa şöyle seslendi: “Tencere tava çalmak suçtur. Hiç çekinmeden yargıya taşıyın” Halkın bir kesimini diğer kesimine karşı kışkırtmanın, ihbarcı, ispiyoncu vatandaş yaratmaya çalışmanın yanısıra bir de şöyle bir tuhaflık vardı bu sözlerde. Suçmuş. Neresi suç acaba? Pek pek etrafın huzurunu bozmak diye tarif edilecek bir davranış şekli ne zaman “suç” oldu? Ve ne zamandan beri Başbakan “suç” tarif ediyor? Neredeyse cezayı da verecek. O aşamaya geldik.

Yetmedi. Erdoğan İmam Hatip Liseleri Mensupları ve Mezunları Derneği’nin iftarında da konuya değinme gereği duydu. Ve bu sefer el artırdı. Sözlerinde artık “intikam” vardı: “Tencere tava çalanlara karşı yargıya giderek hakkınızı savunun. Yargıda onlar mücadele etsin. Yıllarca biz mücadele ettik, şimdi onlar mücadele etsin..”

Halkın bir kesimine karşı intikamcı duygular besleyen bir Başbakanımız var. Soğuk, sıcak farketmiyor. O intikam yemeğinden sürekli yemek istiyor. Rejimini bu intikam üzerine bina etmek istiyor, oradan enerji, öfke alıyor. Emniyeti, istihbaratı, yargıyı, bürokrasiyi, medyayı, iş dünyasını elde etmek yetmedi. Toplumun bir kesimini de, diğer kesimini kullanarak sindirmek istiyor. Buna sağlıklı bir “rejim” diyebilir miyiz?