Muktedirleşen muhafazakarlıkla tanıştık..Manzara pek tatsız..

Erdoğan'ın sözlerini tersinden ispatlamaya kalkışırmışcasına her kürtaj demeci, AKP cephesinden gelen her Uludere demeci kadar insanı irkiltiyor. İktidar olmuş muhafazaklık, böyle oluyor anlaşılan...

“Uludere benzetmesini garipseyenler var. Uludere'de bir çatışma ortamı var, terörist zannedilerek bombalanan insanlar var. Anne karnında ise tamamen masum bir yavru var, bu Uludere'den de berbat bir iş.” (TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı AKP Ankara Milletvekili Cevdet Erdöl)

-“Sağlık Bakanlığı geçen günlerde bir açıklama yaptı. yılda 100 bin kürtaj yapıldığını söyledi. Bu ne demek? Yılda 100 bin cinayet işleniyor.Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün..” (Melih Gökçek, kim olduğunu biliyorsunuz)

“Tecavüz eylemi bir suç. Bu suçun cezasını kim çekmeli? Tecavüzcü çok ağır bir şekilde çekmeli. Ama siz tecavüzcüye değil, tecavüz sonucu ortaya çıkacak insana bunu ödetiyorsunuz. Bosna’da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular.” (TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı ve AK Parti Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer Üstün)

-“Türkiye'de kürtaj konusu bir 12 Eylül yasası olarak darbeden sonra bir 'oldu-bitti'ye getirilmiştir” (Recep Akdağ, Sağlık Bakanı)

-“Bazen ‘Annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak?’ vesaire gibi şeyler söyleniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar. Böyle bir yasa çıkarılıp da kürtajla ilgili daha ciddi kısıtlamalar getireceksek mutlaka onun yan tedbirlerini de almak durumda olacağız.” (Recep Akdağ, Sağlık Bakanı)

Başbakan Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamasından sonra AKP cephesinden gelen sözler bunlar. Daha doğrusu sadece birkaçı. Evet kendilerince kürtajı savunuyorlar, toplumu, girişime itiraz edenleri ikna etmeye çalışıyorlar. Fakat bariz biçimde göze çarpan bir özellik var bu sözlerde. Hayli çiğ bir mugalata. Sözcüsü olduklarını iddia ettikleri dindar kesimde –tabii bir kısmında- bile rahatsızlık yaratan, muarızlarını neredeyse insan yerine koymayan, siyasi bir manevra uğruna üzerine konuştukları insanları, kadınları hiçleştiren, değersizleştiren, siyasi argümanlarının üste çıkması adına Bosna’da tecavüze uğrayan kadınları bile demeçlerine malzeme etmekten çekinmeyen, -onlar ki, tecavüze uğramanın utancıyla hamileliklerini gizlemişlerdi-, kürtaj yapan bütün kadınları ahlaksızlaştıran, bu kadınların yaşamalarının bile lüzumsuz olduğunu söyleyecek kadar siyasi itişmenin çiğliğine hapsolabilen bir mantık. Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” sözünü bile yeterli bulmayıp, “Daha bile kötüdür” diyecek kadar siyasi bir hırs, siyasi hedef uğruna herkesin ve her şeyin harcanabileceğini hiç çekinmeden pervasızca ilan edebilme rahatlığı... Erdoğan’ın sözlerini tersinden ispatlamaya kalkışırmışcasına her kürtaj demecinin, AKP cephesinden gelen her Uludere demeci kadar insanı irkiltmesi.. Hükümet olmanın da ötesinde artık iktidar da olabilmiş muhafazaklıktır bu. Takdimimdir.

Neden böyle? Ya da dindar muhafazakarlık hep böyle miydi? Yoksa şimdi mi böyle oldu? Açıkçası siyasi tarihimize baktığımızda, bilhassa 1980 sonrasının Cemil Çiçek’in (tam öyle demedim, açıklamasını da hatırlayarak) “flört fahişeliktir” manasına gelen sözlerini kendimize milat aldığımızda dindar muhafazakarlıkta böyle bir damar olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Yani “muhalefetteyken, ya da iktidar olsalar bile muktedir olamamışlarken pek mağdurlar, hele vesayetçi TSK ideolojisi ile çarpışırken.. Ama muktedir olduklarında iş değişiyor” gibi bir analizi siyaset bilimi açısından kabul etmemiz biraz zor. Çünkü siyasi akımlarda bu tip arazlar sonradan çıkmaz pek. O siyasi ideolojinin bir yerlerinde saklı ya da açık, durmaktadır. Bu, toplum adına konuşma, toplumu “total” bir sistem içinde işletme özlemidir. Ve buna ilave olarak –AKP’nin bir katkısı varsa o da budur- kamusal alanı sürekli siyasi bir savaş alanı haline getirme taktiğidir. Böylece, adlarına konuştukları dindar-muhafazakar kesimi daimi bir gerilim içinde –diri- tutma ve bu gerilim sayesinde partinin sürekli olarak –artan biçimde- desteğe ihtiyacı olduğuna seçmenleri ikna etme çabasıdır. Üstelik bu sayede karşı tarafı da hata yapmaya zorlama, ağızlarından yaygın dini inanışa ters düşecek bir cümle alma gayretidir. Türkiye’de iktidar olmuş muhafazakarlık bu oyunu iyi oynar. Özetle, her ne kadar pozitivist-laik sistemin tam karşısında duruyor gibi görünse de onun “toplumu şekillendirme, tek tipleştirme, muhaliflere nefes aldırmama” projesini paylaşmakta, sadece o pozitivist-laik projenin ters tarafında, arka yüzünde yer almaktadır. Yani, mevcut durumdan, bunu anlıyoruz.

Bu muktedir muhafazakarlığın global kapitalizmle buluşmasının sonucu da AKP oluyor. Kürtaj yasası hedefi uğruna, herhangi bir insanın utançtan yüzünün kızaracağı lafları rahatlıkla orada burada sarfederken havacılık işkolunda pekala grev yasaklanabilmekte, bu yasa jet hızıyla Cumhurbaşkanlığı makamınca onaylanabilmekte, HES projeleri ile tüm doğal alan tahrip edilebilmekte, dereler neredeyse tüm çevresiyle birlikte şirketlere devredilebilmekte, HES inşaatlarında yaşanan ölümler Hükümet’çe vurdumduymazlıkla karşılanmakta.. (Yeri gelmişken şu notu da aktaralım. Bu haftaki AGOS’ta yayınlanan Funda Tosun’un Anadolu’yu gezerek kaleme aldığı dosyaya göre HES inşaatlarında son 6 yılda 65 kişi öldü, 108 kişi yaralandı. Açılan davaların çoğunda durdurma kararı çıkmasına rağmen inşaatlar tüm hızıyla sürüyor. Direnişçilerin çoğunun AKP’ye oy vermesi ise tabloya daha da ilginçleştiriyor)


Yazının sonunda CHP için de bir çift söz etmek isterim. Sadece benim mi dikkatimi çekiyor bilmem ama şu kürtaj meselesinde Kılıçdaroğlu’ndan dişe dokunur bir çıkış duyamadık. Oysa kadın üzerinden böylesine sert hesaplar görülürken “sosyal-demokrat” olma iddiasındaki bir partiden kaydadeğer çıkışlar gelmeliydi. Neden suskun kalmayı seçti, bilemiyorum. Bir ihtimal “Uludere gündemini değiştirmeye çalışıyorlar, oyuna gelmeyelim” demiş olabilir. Eğer öyle dediyse mesele ciddidir, siyaset yapıyorsanız, kadının sırasıyla erkek-devlet-din tahakkümündan kurtulmasını savunuyorsanız, söz söylemenin tam sırasıdır. Aklıma gelen diğer ihtimal, “Ya hakikaten toplumda bu cins dini bir hassasiyet varsa?” deyip, geçmiş yıllarda dini hassasiyetlerle hep ters düştüklerini de hesaba katarak sessiz kalmasıdır. Hiç ihtimal vermiyorum ama böyle bir düşünce varsa, şunu söylemek isterim: Bu o sandıklarınızdan değil. Bu iş başka.