Müzakereler iyi de, diğer meseleleri ne yapacağız?

Müzakere süreci elbette olumludur, herkes üzerine düşeni yapıyor zaten, ancak memlekette iyice "boğucu" olmaya başlayan tutucu havayı da ihmal etmeyelim.

Abdullah Öcalan ile süren görüşmelerin alenileşmesi ve BDP heyetinin Öcalan ile görüşmesine izin verilmesiyle haklı olarak bir umut dalgası kapladı memleketin büyük bir bölümünü. Ve tabii hemen şu uyarılar peşine gelmeye başladı: Kritik bir süreç, çok dikkatli olmak lazım, diyalog sürecine zarar vermemek lazım, herkes konuştuğuna dikkat etsin vb.

Öyle elbette, böyle imkanlar önümüze her gün gelmiyor. AKP’nin gönlü olacak, iki ay önce Öcalan’ı asarız derken birden masaya oturacak, yine iki ay önce dokunulmazlıklarını kaldırırız, dağa gitsinler dediği BDP’liler sürecin en kritik aktörü olacak vs. Kolay değil. Tabii şu da kolay değil muhtemelen Kürtler açısından. Böyle günü gününü tutmayan kibirli bir iktidar ile barış müzakeresi yürütmek. Ve tabii bir de her müzakere dendiğinde koşarak işe koyulma zorunluluğu. Memleketteki hiyerarşinin en net göstergesidir aslında bu. Yıllar yıllar süren direnişe rağmen ancak "Çoğunluk" istediği zaman barış görüşmelerine koşmak, kimin kibirli olduğunun, ülkedeki büyük eşitsiz denklemin göstergesidir. Dolayısıyla kalkıp da “Aman efendim Türklerin ikna edilmesi gerekir, Türklerin haysiyeti” filan denmesi bilhassa şu denklemde biraz lüzumsuz kaçmakta. Memleketteki çoğunluğun temsilcisi AKP’nin dengesizliklerine, kibrine ses etmiyor Kürt siyasetçiler daha ne istiyorsunuz? Tamam neyse güzel bir ortam var, çıkıntılık etmeyelim.

Etmeyelim de, mesela Erdoğan’ı ne yapacağız? Evet nereden baksan bir haftadır hepimiz gayet olumlu, pozitif konuşuyoruz, aman barış süreci zarar görmesin diyoruz, sürecin muhtemel çapaklarına dikkat çekmiyoruz. Doğrusu da budur zaten. Meselenin “terörü” susturmaya mı yönelik olduğu yoksa gerçekten Kürtlerle eşit bir ortaklık mı kurulacağı sorusunu sormuyoruz. AKP’nin çözüm perspektifini de sormuyoruz. Bütün bu manevranın Başkanlık seçimlerine mi yönelik olduğunu da sormuyoruz. (Ki, varsın olsun) Bunların hiçbirini sormuyoruz. Sormayacağız da uzunca bir süre. En azından kendi adıma sormayacağım. Sürecin sağlıklı bir biçimde yürümesini umacağım, bekleyeceğim. Fakat gel gör ki Başbakan yine kendini tutamadı. Ülkede %25’lik bir oya sahip CHP’nin verdiği desteği, sırf siyasi taşlama zevkini tatmin etmek için elinin tersiyle itti. Bildiğiniz gibi CHP lideri Kılıçdaroğlu cumartesi günü “Kredi veriyoruz, çöz bu sorunu” demişti. Erdoğan’ın dünkü verdiği cevap tam da şöyle:

“Sen nereye kredi vereceksin Sen krediye muhtaçsın bir defa. Hangi krediyi vereceksin. 'Bu işin çözüm yeri Meclis'tir' diyor. Meclis'te bununla ilgili bugüne kadar çok bilgiler verildi. Fakat yenilen pehlivan güreşe doymamış. Bunlar, buna doymuyor. Dürüst değil, dürüst olması lazım. Doğru olmayan, gerçek olmayan açıklamalar yapıyor..”

Erdoğan’ın memleketteki genel iyimser havaya yaklaşımı böyle oldu. Neyse, sonuçta müzakere olumlu bir adım, tek beklentimiz sürecin nihayete ermesi ve akan kanın artık durması. Fakat bütün bunlar olurken memleketin başka yerinde olup bitenleri de ihmal etmeyelim. Müzakeler sürüyor ama, iktidarın otoriter-sağ-muhafazakar argümanının cesaretlendirdiği boğucu iklim de aynen sürüyor, hatta artıyor. Erdoğan’ın protestocu ODTÜ öğrencilerini “terörist” ilan etmesinden güç alan habervaktim.com sitesi (Ki Akit gazetesine yakınlığıyla biliniyor) hedef tahtasına bu kez de Ankara Üniversitesi’ni oturtmuş olsa gerek. Site BDP listesinden TBMM’ye giren Ertuğrul Kürkçü ile aynı panele katılan Doç. Dr. Gökhan Atılgan’ı sırf bu gerekçeyle PKK’lı ilan etti. Habere “Marjinal sol ve bölücü örgütlere mensup öğrencilerin kollandığı haberleriyle gündemde olan Ankara Üniversitesi” gibi bir cümle koymayı da ihmal etmedi. Yine aynı sitede başka bir haberde AÜ kantininde çekilen bazı afişler kanıt olarak gösterildi (ki bu afişler “Üniversiteler satılık değildir” gibi ifadeler içeriyor) ve üniversite marjinal ve sol örgütlerin karargahı olarak sunuldu, üniversite yönetimin de bu manzaraya göz yumduğu öne sürüldü. Tüm bu gelişmelerin ardından 417 akademisyen ortak bir bildiri yayınladı. Bildiride şu ifadelere yer verildi:

“Yayın hayatı boyunca kendine ırkçı, ayrımcı, nefretle örülü, ajitatif ve insanlık dışı bir ‘haberciliği’/’muhbirliği’ şiar edinmiş Yeni Akit/Haber Vaktim’in bu yayınları, hiç kuşku yok ki, geçtiğimiz günlerde ODTÜ'de Başbakan'a dönük protestolar ve ona karşı polis şiddetiyle başlayan tartışmalardan, Başbakan’ın öğrencisine ve birbirine sahip çıkan öğretim elemanlarını suçlayan demeçlerinden bağımsız düşünülemez. Başbakan'ın ve ona destek veren rektörlerin hakkaniyetsiz ve yakışıksız demeçleri, ODTÜ'de ve diğer büyük üniversitelerde öğrencilerin olduğu kadar akademisyenlerin de ciddi tepkisiyle karşılaşınca, nefret söylemine başvurularak, hedef gösterme furyasının başlaması, akademik özgürlüklere, üniversite özerkliğine, düşünce ve ifade özgürlüğüne, eleştirel düşünceye, protesto hakkına tahammülsüzlüğün ne kadar endişe verici boyutlara vardığının göstergesidir.” (Bildirinin tamamı ve imzacılar için: http://www.demokrathaber.net/genclik-egitim/akademisyenler-yeni-akite-dur-dedi-h14643.html)

Fareler ve İnsanlar’ın başına geleni de bu manzaradan ayrı düşünemeyiz. İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitap İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu, John Steinbeck'in 'Fareler ve İnsanlar' adlı kitabının bazı bölümlerini “sakıncalı” buldu, bildiğiniz gibi. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer bakanlıkça bu konuda yapılmış bir işlem olmadığın açıkladı ancak yaşananlar muhafazakar-tutucu iklimin toplumun tüm gözeneklerine işlemeye başladığının da göstergesi. Bu iklim, güç bulduğunda hayatın olağan akışındaki her şeyi denetime tabi tutar ve kerameti kendinden menkul bir “ahlak” adına kendinde müdahale gücü bulur. Bu iklim, mevcut durumda önümüzdeki en büyük meselelerden biridir. Ve her zaman gücünü iktidardan alır. Tam da burada Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evlilik dışı ilişkiyi “topluma zarar verici” olarak gören açıklamasını not etmekte fayda var:

“Toplumun temeli aile. Aileyi sağlam kılmamız lazım. Hükümet olarak da fert olarak da evliliği her zaman teşvik ediyoruz. Evlilik dışı ilişkilerin toplum ve insanlar için zararlı olduğunu düşünüyoruz. O yüzden gençlerimizin imkan buldukları zaman, nasip de olursa evlenmeleri bizim için çok önemli. Çünkü insanlar huzur buluyorlar, sorumluluk alıyorlar.”

Muhafazakar-tutucu ahlak işte buradan başlar , Fareler ve İnsanlar gibi bir kitapta sakınca görmeye kadar gider, öğrenciler zaten dersten kafasını kaldırmaması gereken uysal çocuklar olmalıdır. İstenen, özlenen insan, koyu ve tutucu bir orta sınıf ahlakının baskısı altında yaşayan, (ki o ahlak çoğu zaman iki yüzlüdür, bunu hepimiz biliyoruz) o baskıyı kırma isteğini gemlemek zorunda kalan, bastırılmış, ezilmiş bir insandır. “Manevi değerler”in nasıl da toplumu zapturatp altında tutmaya yarayan siyasi bir manivela olduğunu görürüz burada açık seçik. Dolayısıyla manevi olanın aslında “siyasi” olduğunu, “iktidara ilişkin” olduğunu, özetle “dünyevi” olduğunu görürüz.