"Ormanda havaalanı olur, Taksim'de miting olmaz" rejimi

Taksim'e miting yasağı, Karadeniz'e havalimanı, Sinop'a nükleer santral. Bütün bunların ne ilgisi var? Şöyle: Otoriter bir muhafazakar kapitalizmin iyice kök saldığının göstergeleri bunlar.

Geçen haftanın son üç gününde olup bitenler mevcut dönemin karakteri hakkında epey ipucu verdi. 1 Mayıs sonrası olanları muhtemelen hepiniz yakından izlediniz. Hesapsız bir devlet şiddetini savunan, başına gaz bombası fişeği isabet eden ve ölümden dönen bir kızı “radikal, marjinal, örgüt üyesi” olarak itham etmekte problem görmeyen ileri demokrasi rejminin bir Valisi, o valiyi savunan bir Başbakan, aynı zamanda Taksim ve Kadıköy’ü mitinglere kapatmak isteyen bir Başbakan, aynı gün Taksim’de protesto gösterisi yapan Hey Tekstil işçilerini püskürten bir polis, yine aynı gün Galatasaray’da Dersim Katliamı’nı anmak ve protesto etmek isteyenleri püskürten bir polis. Ertesi gün, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ı idam edilişinin yıldönümünde anmak isteyen 2 ayrı gruba yine gaz bombaları ile saldıran bir polis.

Başına gaz bombası fişeği isabet eden Dilan hakkındaki “Örgüt üyesidir” beyanı doğru çıkmayan bir Vali, ki doğru çıksa ne olur, başına gaz bombası atmak meşru mudur diyebileceğimiz bir Vali, “elinde molotof kokteyli şişesi vardı” beyanı doğru çıkmayan bir Vali, o hesapsız şiddeti mazur göstermek için hastanede yatan bir kızın görüntülerini medyaya dağıtmakta beis görmeyen bir devlet... Devletin bütün gücüyle 17 yaşında bir kızla uğraşmasına tanık olduk. Bu devlet böyle bir devlet. Otoritesinden gram taviz vermemek için gerekirse 30 bin polisi bir kente yığan bir devlet. Sözkonusu sol ise 12 Eylül zihniyetinin aynen devam ettiğini gösteren bir “süreç” yaşıyoruz, özetle..Aynı 12 Eylül sonrasında olduğu gibi otoriteyle başı hoş olmayan herkesi “terörist” olarak göstermekte, yaftalamakta beis görmeyen, bunu normal gören bir devlet. O devletin “Şef”i bağırıyordu önceki gün. “Sana neresi mitingi alanı olarak gösterilirse orada yaparsın. Burası hukuk devleti” diyordu. Demek burası hukuk devleti?

Devam edelim öyleyse. Bir de şöyle bir devlet. Gözü kara bir kapitalizmle malul. Orman, deniz, göl tanımıyor. Son üç günde olanlar demiştik. 3. Havalimanı için ihale yapıldı mesela cuma günü. Milyar eurolar havada uçuştu. Havalimanı Terkos gölünün yakınına, Karadeniz sahiline yapılacak. Cumartesi günkü Cumhuriyet gazetesinde bölgeyle ilgili ÇED raporunun ayrıntıları vardı. Bu raporlar tarafsız olması amacıyla şirketlere yaptırılıyor. Bu raporu da Ak-Tel şirketi hazırlamış. 22 Nisan’da askıya çıkmış. Plana itiraz için verilen 10 iş gününün dolduğu tarih olan 3 Mayıs’ta da ihale yapılmış. Rapora göre proje bölgesinde bulunan toplam 2 milyon 513 bin 341 adet ağaçtan 657 bin 950’si kesilecek. Geriye kalan 1 milyon 855 bin 951 ağaç da taşınacak. Havalimanı inşaatında bölgedeki 70 adet göl ve gölet sulama suyu olarak kullanılacak. Bunlar daha sonra hafriyat ve dolgu malzemesi ile doldurulacak. Dolayısıyla bu bölge sulak alan vasfını yiterecek ve canlı yaşam yok olacak. Rapor, bu bölgede yapılacak tahribatın İstanbul’un ekosistemini de etkileyeceğini söylüyor. Limanın önemli kısmında Arnavutköy Kuzey Ormanları var. Belgrad ormanlarının en batı ucu olan bu ormanlar İstanbul’a yerleşim karakterini veren kuzey rejminin de bir bileşeni olarak görülüyor. Havalimanı inşaatının 2,5 km batıdaki Terkos gölü, 12 km güneydoğudaki Alibey Barajı’nın su toplam miktarlarında da azalma ve kirlilik yaratacağı tahmin ediliyor. (4 Mayıs 2013, Cumhuriyet)

Bu tabloya bir de 3. Köprüyü ekleyelim. Bu otoban da aynı bölgeden geçecek ve tahmin etmek zor değil, bölgeyi büyük ölçüde tahrip edecek. Fakat bu köprü ve otoyolun çevre üzerinde nasıl bir tahribat yaratacağını bilemiyoruz çünkü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 3. köprüyü ÇED’den muaf tutacak bir yönetmelik çıkarmış. Bu konudaki genişçe bir değerlendirmeyi de Çağlar Yurtseven’in dün Radikal İki’de yayınlanan makalesinde okuyabilirsiniz.

Aynı gün Sinop’a nükleer santral yapılması için de Japon-Fransız ortaklığında karar kılındı. 22 milyar dolara mal olacak nükleer santral için hükümetler arası anlaşma Başbakan Erdoğan ile Japonya Başbakan Shinzo Abe arasında imzalandı. Fransız basınına göre anlaşma 4 adet orta güç reaktör siparişini kapsıyor. 1150 megavat kapasiteli Atmea tipi reaktörün Fransız Areva ve Japon Mitsubishi firmalarınca projelendirildiği yazılmış. Çevreciler bu reaktörün bugüne kadar hiçbir ülkede kabul görmemiş bir teknolojiye sahip olduğunu söylüyor. Aynı Akkuyu gibi Sinop santralinin de “Hükümetler arası anlaşma” modeliyle inşa edilmesi de ayrıca dikkat çekici. Hatırlanacağı üzere Rusya’ya sipariş edilen Akkuyu nükleer santrali için de yargı denetiminden kaçınmak için “Devlet arası anlaşma formülü” benimsenmişti. Özetle ihalesiz, denetimsiz bir sistem bu. Hükümet masaya oturuyor, kimi beğenirse ona yaptırıyor. Bütün bunların ötesinde Japonya’nın Fukuşima felaketi sonrasında kendi ülkesindeki tüm nükleer yatırımları askıya aldığını da hatırlayalım.

Yazıya Taksim’den girdik, 3. Havalimanı ile devam ettik, Nükleer santral ile bitirdik. Bütün bunların ne ilgisi var diye düşünülebilir. Şöyle bir ilgisi var. 1 Mayıs sonrasındaki yazımda da üzerinde durduğum gibi otoriter bir muhafazakar kapitalizmin iyice kök saldığının göstergeleri bunlar. Bilhassa sistem dışındaki siyasi muhalefet konusunda 12 Eylül darbecilerinden pek de farklı düşünmeyen ancak global kapitalizm liginde yer almak, daha doğrusu sadece yer almakla yetinmeyip en üst sıralara tırmanmak için çevre, doku, tarih tanımayan; kendi tabanını da bu “inşaat” sistemine ucundan kıyısından ortak eden, kendi tabanı dışındakileri de bu “parti”ye davet eden, zaten Taksim meydanını da yeni sermayenin beğenisine sunmak ve “muhalif” seslerden tamamen arındırmak için böylesine ceberrut davranan bir iktidar bu.

Toplumu şu ya da bu şekilde baskı altına almadan rahat edemeyen otoriter bir zihniyet, karşımızdaki. Devraldığı zihniyetten kopamıyor.

Kiliselere saldırılar: tesadüf mü?



Geçtiğimiz hafta Ataşehir’deki bir Protestan kilisesine ve Burgazada’daki bir Rum kilisesine peşpeşe saldırılar gerçekleşmişti. 30-40 kişilik bir grup Ataşehir’deki kiliseye taş ve yumurta fırlatmış, kilisede maddi zarar meydana gelmişti. Bu olaydan bir gün sonra Çatalca’dan yola çıkan 10 kişilik bir grup da Burgazada’daki Aya İonis Kilisesi’ne girerek mumluktaki paraları almak istemiş, dolabı kırmıştı. Yaşları 15-18 arasında değişen saldırganlar ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakılmıştı. Dün daha ürkütücü bir olay meydana geldi. Kumkapı Gedikpaşa’daki Surp Hovhannes Ermeni Kilisesi’nde yapılan Pazar ayini sırasında üç kişilik bir grup kilise dışında havaya 7 el ateş ederek olay yerinden uzaklaştı. Kurusıkı silahlarla açılan ateş sonrası yaralanan olmadı ancak yaşanan korkuyu tahmin etmek zor değil.

Bütün bu peşpeşe gelen saldırılar tesadüf mü? Bilemiyoruz. Ancak bir dalga ile karşı karşıya olduğumuz ortada. Bilhassa son vakadaki faillerin bir an önce ortaya çıkarılması gerektiği de.

Şu çok önemli: Normal bir ülkede böyle bir olay olduğunda –iktidar başta olmak üzere- siyasi partilerin temsilcileri olay yerine gider, olayı kınar. “Bu zihniyetle aramıza mesafe koyuyoruz” demektir bu. Gün boyunca böyle bir şey görmedik. Siyaset esnafı yine “aman neme lazım” modundaydı. Ama lafa gelince “Efendim tabii bu ülkede herkes huzur içinde vs vs..” Böyle bir ülkede yaşıyoruz işte.