Samatya'dan 2015'e uzanan yol...

Bu puslu havayı yaratan, 1915'in 100. yılı için, psikolojik propaganda hazırlıklarına hız veren Hükümet'in hesaplarıdır

Devlet ve Öcalan müzakereye oturmuşken, sorun şimdiden “çözüldü” havası yaratılmışken, kabine değişikliği, bilhassa da İdris Naim Şahin’in gidişi yurdun her yerinde bir bayram havasıyla kutlanırken; Erdoğan içerideki generallere, subaylara, eski genelkurmay başkanlarına uzlaşma eli uzatırken, “terörle mücadele edecek komutan kalmadı” çıkışı yaparken, (ki, “müzakereler yürüdüğüne göre kimle savaşılacak acaba?” sorusu zihinlere düşmüşken) bu esnada yakın zamana kadar itilip kakılan eski burjuvazi de yok efendim milli tank projesiydi, köprü özelleştirmesiydi derken iktidar bloku içinde kendine iyi kötü yer bulmuşken, tam da bu esnada mesela Hürriyet gazetesinin eski genel yayın yönetmeni, AKP’ye destek veren liberal kanadı kıskançlıktan çatlatacak derecede Davos’tan “Bu Hükümet devam etmeli” şarkıları söylerken, biz, küçük bir azınlık olarak bu partiye katılmazsak...sorun olmaz değil mi?

Filmi biraz geriye saralım..Başbakan Erdoğan 2012 yılının son haftalarında katıldığı bir televizyon röportajında “İstanbul’daki evimin altındaki çalışma ofisinde dinleme düzeneği var” deyip hemen peşine “derin devlet bitmedi” diye ekleyince önce küçük bir şaşkınlık yaşanmıştı. Kimse bunu klasik derin devlet olarak düşünmedi önce. Dikkatler hemen Gülen cemaatine yöneldi. Ancak çok geçmeden bu teori için de yeterli veri olmadığı görüldü ve Başbakanlık tarafı da konunun kapanmasını istedi, çok uzatmadı. Bildiğimiz manada bir AKP-Gülen kapışması değildi sanki olan biten. O vakitler bu sütunlarda Erdoğan’ın sözlerinin “olmuş ve olabilecek” gelişmelere karşı bir açıklama niteliği taşıyabileceğıni söylemiştim. Erdoğan’ın açıklamalarından sonra şunlar oldu:

-Samatya’daki saldırılar hız kazandı, daha önce yaşlı bir kadın saldırıya uğramış ve ağır yaralanmıştı, 28 Aralık’ta Maritsa Küçük öldürüldü, bir başka Ermeni yaşlı kadın kaçırılmak istendi, son olarak 22 Ocak’ta Sultan Aykar evine girerken saldırıya uğradı, saldırıdan yaralı olarak kurtuldu. Her ne kadar “olay adli olabilir, işin içinde kentsel dönüşüm olabilir” ihtimalleri de dile getiriliyorsa da saldırıların Ermenilere yönelmesi, üstelik sistematik biçimde yinelenmesi, saldırıların çok azında hırsızlık olması, son vakada görgü tanıklarının “birkaç kişiydiler, iki de gözcü vardı” ifadesi vermesi, bunun “operasyonel” bir saldırı dalgası olduğunu düşündürtüyor.

- Sevag Balıkçı’nın öldürülmesiyle ilgili davada sanık tarafının avukatları “tehdit ediliyoruz” deyip davayı takip eden insan hakları savunucularına bir anlamda gözdağı vermeye çalıştılar. Bu arada davada hiçbir gelişme olmadığını ve tanık ifadelerinin birbirini tutmadığını hatırlatalım.

-Iğdır’daki Asılsız Ermeni İddilaarıyla Mücadele Derneği Başkanı, twitter hesabından Ermeni okul, kilise ve vakıflarının adreslerini yayınladı. Bu yayın tepki yaratınca “can güvenliğim yok” diyerek Iğdır Valiliği’ne başvurdu.

-Balat’taki Fener Rum Partikhanesi yakınına “Balat Türk’tür Türk Kalacak, Asla Vatikan Olmayacak-Balat Gençlik” pankartı asıldı

-Kocaeli’nin İzmit ilçesinde bulunan İzmit Protestan Kilisesi görevlilerine saldırı hazırlığında olduğu öne sürülen 11 kişi gözaltına alındı.

Son bir ayın bilancosu böyle. Gelin isterseniz filmi biraz daha geriye saralım. 2012 yılının kış aylarına. Taksim’deki Hocalı mitingine. Mitingde olanları hepiniz biliyorsunuz. Mitingin “resmi-devletli” havasını, Hükümet’in katkısını, Türkiyeli Ermeniler’i hedef alan tonunu, miting biterken Agos’a yürümek isteyen bir grubun engellendiğini vs. Miting sonrası Agos’ta yayınlanan “Direksiyonu sağa kırarsan kontrolü kaybedersin” başlıklı yazımda şöyle demiştim:

“(...) direksiyonu sağa kırmanın hiçbir Hükümet’e faydası olmamıştır. Bunu yaparak sadece merkez-sağ hattı daha da sağa kaydırmış olurlar ama oradaki kitle ile buluşamazlar, sadece onları da daha sağa ötelerler. Herkesin birer sandalye sağa kayması gibi düşünün. Bir de şu olur, bu daha sağdaki kitleye bir hareket serbestisi kazandırırlar. O kitle mesajı iyi alır, hangi konuda nereye kadar gideceğini hemen çözer. O pankartlar, o rahatlık içinde hazırlanmıştır özetle. Bu durum bir ‘resmi politika’ haline geldiğinde ise Hükümet kontrolü yavaş yavaş kaybeder. Daha sağdaki kitle hareket serbestisi kazandığını farketmiştir, bütün iş, onlara reaksiyoner motivasyonu verecek resmi/yarıresmi, ‘kurumsallaşmamış’ abilere kalmıştır artık. Ve direksiyon sağa kırıldığında kimin resmi, kimin yarı resmi olduğu, kimin kim adına hareket ettiği artık birbirine karışır. O karanlık aleme dalınmıştır artık. Herkes herkesin azmettiricisi olmuştur.” (Agos, 2 Mart 2012)

Bu karanlık aleme nereden daldı peki bu Hükümet? Bu sorunun cevabı için de yine Hocalı mitingine bakabiliriz. Miting, çok açık ki, ismi konulmamış, açıklanmamış bir “2015’e hazırlık” kampanyası çerçevesinde tertiplenmişti. 1915’in 100. yılının AKP Hükümeti’ni ve tüm resmi çevreleri düşündürdüğü ortada. Belli ki bu konuda resmi tezi şevkle sahiplenen AKP’nin bulduğu tek formül, daha büyük, daha gürültülü milliyetçi kampanya(lar) başlatmak olmuştur. Hocalı da bu kampanyanın ilk adımıydı. Irkçı bir gösteriye sahne oldu, kabak mitinge katılan bakanın başına patladı ama kampanya sürüyor. İttihat Terakki’nin bir diğer marifeti olan Sarıkamış faciasını anmak için şimdiden başlatılan hazırlıklar gözden kaçmasın, misal.

Burada denebilir ki “Bakın işte Hükümet İdris Naim Şahin’i görevden aldı, açık bir mesaj değil mi bu?” Eğer İdris Naim Şahin’in kendi başına o mitinge gittiğine inanıyorsak, bütün bu kampanyanın Hükümet’in dahli olmadan yürürlüğe konduğuna inanıyorsak, Hükümet’in vites değiştirir gibi güvenlikçi politikalardan, müzakereci politikaya geçtiğini, gerektiğinde yine vites değiştirir gibi tam tersini yaptığını görmüyorsak, buna da inanabiliriz.

Ve İdris Naim Şahin’in yerine Hrant Dink’in valiliğe çağrılıp “uyarılması” sırasında İstanbul Valisi olan, cinayetin işlendiği 2007 yılında bu görevini sürdüren, cinayetin ardından delliller yok edildiğinde de bu görevini sürdüren, klasik “devlet”i temsil eden, Dink ailesi avukatlarının yargılanmasını istediği, AKP iktidarı döneminde ikbal gören, önce Kamu Güvenliği Müsteşarı, sonra milletvekili olan Muammer Güler’in getirildiğini görmüyorsak, buna da inanabiliriz.

Mevcut durumda sadece Ermeni cemaati değil, ülkedeki tüm Hıristiyan topluluklar yine puslu bir havanın üzerlerine çökmesinin karamsarlığını, umutsuzluğunu yaşıyor. Yine namlunun ucunda olmanın tedirginliğini yaşıyor. Hrant’ın bahsettiği o güvercin tedirginliğini yaşıyor. Dün Samatya meydanında BDP’li milletvekilleri ve çok sayıda sivil toplum örgütünün de katılımıyla geniş bir dayanışma gösterisi tertiplenmesi, şüphesiz olumlu bir gelişme. Ve tabii şu notu da düşmek lazım: Elbette ki yukarıda sayılan bütün o vakalar, hiç zannetmiyoruz ama, bir tesadüfler zinciri de çıkabilir.

Ancak öyle olsa bile o puslu hava, o kurşuni ağırlık gerçektir. Ve o puslu havayı yaratan, 1915’in 100. yılı için, psikolojik propaganda hazırlıklarına hız veren Hükümet’in hesaplarıdır. Ve şimdiden Türkiyeli Ermenilerin üzerinde o istenen, arzulanan psikolojik baskı neredeyse kurulmuştur. Bu ülke, 1915’te milyonlarla sayılırken şimdilerde 50 bin kişiye düşmüş, düşürülmüş bir topluluğun sesini yine boğma yoluna gitmiştir. 1915 ile yüzleşmek yerine, daha gür bir sesle, eldeki tüm megafonları kullanarak bağırmayı tercih etmenin, o bilinçli tercihin sonuçlarıdır yaşananlar. Ve çok açık ki, sorunu çözmüyor. Aksine, katmerlendiriyor.