Soru çalışmadıkları yerden geldi..Mesele o..

Herkes evine dönse. Her şey yine eskisi gibi olsa. Yine eski rakipleri ile oyalansalar. Bilmezler. İktidar da bilmez, onun rakipleri de. Siyasal alanı bitirdiklerini, tükettiklerini bilmezler.

Gezi Parkı direnişinin başlamasının üzerinden bugün itibariyle neredeyse 1 ay geçti. Çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Gezi Parkı direnişini başlatanlar, devam ettirenler üzerine sayfalarca yazı yazdık. AKP’nin otoriterleşmesi, mücadele ettiği şeye dönüşmesi üzerine de. Parka gittik, yürüyüşlere baktık, polis terörüne tanık olduk. Hala da oluyoruz.

Gezi Parkı’nda yaratılan o benzersiz ruhu gördük. Tonlarca gaza maruz kalan, kafa travması geçiren, gözünden, başından yaralanan, ayağı, eli kırılan, vücudu yanan yüzlerce direnişçinin, göstericinin, doktorun hikayesini dinledik, kimilerine tanık olduk. İktidarın bu göstericileri “faiz lobisi, dış güçlerin maşası, darbeci” ilan etmesine tanık olduk. İktidarın bu göstericiler hakkında sürekli yalan söylemesine, muhafazakar tabanını bu göstericiler aleyhinde kışkırtmasına tanık olduk. Hala da oluyoruz.

Bu coğrafyada ve başka bazı coğrafyalarda “bazı” devletler böyledir. Alışılmadık, varolan siyaset dengeleri dışında yeşeren bir hareketle karşı karşıya kaldıklarında onu boğmaya çalışırlar. Soru çalışmadıkları yerden gelmiştir çünkü. Siyaset sahnesindeki rakipleri ile mücadele etmeyi iyi bilirler. Güç odakları ile mücadele etmeyi de. Bir ordu gibi örgütlenmişlerdir. Güç odakları ile mücadele edecekler bellidir. Ona göre örgütlenmişlerdir. Siyaset sahnesindeki rakipleri ile mücadele edecekler de bellidir, onların ayrı cephaneleri de vardır. O da ayrı bir sanattır, nihayetinde. Ve bu işi iyi icra eden kadrolar her zaman bulunur. Bütün bu mücadeleden galip çıkabilirler. Çıkarlar da. Ve artık bir zemin oluşur. Galibin de mağlubun da üzerinde hareket ettiği, aslında rahat ettiği bir zemin. Galip de mağlup da artık ilanihaye o zeminde yaşanacakmış zanneder. Bir tür konformizmdir bu aslında. Ve sistem, gitgide taşlaşır. Ve taşlaştıkça insanlar bir yandan hava alamaz olur.

O hava alamayanlar bir gün, bir yerden sokağa çıktıklarında. İşte o zaman iktidar şaşırır. Evet demiştik ya hani, soru çalışmadıkları yerden gelmiştir çünkü. Sadece galip değil. Mağlup da şaşırır. Soru onların da çalışmadığı yerden gelmiştir. O ana kadar varolan siyasi temsil düzeni, şaşırır özetle. Bilinegelen yöntemlerle konuşmuyor, bilinegelen yöntemlerle siyaset yapmıyor, bilinegelen yöntemlerle davranmıyorlardır. Eksikleri, gedikleri, yanlışları vardır elbette. Ama sözleri bir başkadır. Varolan siyaset zeminine uymuyor, oturmuyordur.

Devlet, yani iktidar böyle durumları hiç sevmez. Klasik rakipleri olsa, ellerindeki seti uygulamaya sokarak hemen sonuç alacaklardır belki. Fakat bu, klasik rakiplerine benzemiyordur. Başka türlü davranmak gerektiğini anlamaları uzun sürer. Hatta çoğu zaman anlayamazlar. İşte o vakit, bu tür hareketlerle karşılaşan her otoritenin yaptığını yaparlar. Ellerindeki bütün imkanları hesapsızca –şimdilerde artık iyice pespayece- kullanarak o hareketi boğmaya kalkarlar. Polis, yargı, medya, kara propaganda, hedef gösterme.. Ellerine ne geçerse. Şunu isterler: ah bir şiddete bulaşsalar. O zaman her şey çok kolay olacaktır. Bazı mevzi vakalar dışından bulaşmazlar ama. İşler daha da zorlaşır o zaman, iktidar için.

Tekrar yüklenirler. Karanfillerle, ölülerini anmaya gelenlere önce biraz sabrederler, sonra da saldırırlar. Çünkü şöyle bir manzaraya katlanamazlar. Gelmişler, ölülerini anmışlar. Her şey barışçı bir biçimde sona ermiş. Olmaz. “Bu oyunu bozmak” isterler. Bozmak istedikleri aslında baş edemeyeceklerini düşündükleri bir muhalefet biçimidir. Çoğu zaman karşısında çaresiz kaldıkları. Asıl bozmak istedikleri budur. Bir bozsalar. Bir, herkes evine dönse. Sonra her şey yine eskisi gibi olsa. Yine eski rakipleri ile oyalansalar. Bilmezler. İktidar da bilmez, onun rakipleri de. Siyasal alanı bitirdiklerini, tükettiklerini, o alanda artık eskisi gibi siyaset yapma imkanı kalmadığını bilmezler. O hareketin tam da bu yüzden, o alan artık bittiği, tükendiği için ortaya çıktığını bilmezler. Siyasette yeni bir söz söyleme vaktinin geldiğini bilmezler.
Yine eski silahlara sarılırlar bir yandan da. Mesela iktidar mevcut durumda “Milli İrade” söylemine sarılmış durumda epeydir. “Bir hesap varsa sandıkta görüşelim” diyor. “Orada boyunuzun ölçüsünü alırsınız” diyor. (Ki mesele büyük ölçüde bu sandıkta “had bildirmek”ten, demokrasiyi bundan ibaret sanmaktan çıkıyor) Buraya güvenmekte haklıdır. Şu an için sandıkta kendisini zorlayacak bir güç görünmüyor. Ama demiştik ya, anlamazlar diye. Karşısındaki hareket, onu sandıkta zorlayacak bir muhalefet değil ki zaten. En azından kısa vadede.

Ama bu güçsüz olduğu anlamına gelmiyor. Özetle parlamento-dışı bir muhalefetten söz ediyoruz. “Sistem” buna alışsa iyi olur. Siyaset sınıfının tüm aktörlerinin üzerinde rahat ettiği zeminde oynanmıyor artık oyun. Yeni bir zemin inşa edildi. Sokaklar, parklar, forumlar. Söz artık oralarda söyleniyor. Büyük kararlar, evet elbette ki oralarda alınmıyor. Ancak yukarıda bahsettiğim konformizmi zorlayan, çatlatan dinamikler beliriyor. İnsanlar akşamları oturup bir kanalda CHP liderini, bir kanalda Erdoğan’ı ya da onların görüşlerini temsil eden akademisyenleri, gazetecileri dinlemiyor. Sokağa çıkıyorlar, parka gidiyorlar. Yeni bir sözle, yepyeni yüzlerle karşılaşıyorlar. En önemlisi: kendileri konuşuyor. Evet söylediklerini haber kanalları yayınlamıyor. Belki bazı gazeteler. Ama olsun. Konuşuyorlar ve onları birileri dinliyor. Televizyonda ya da mitinglerde bir “bildiren”in konuştuğu, yurttaşların edilgen biçimde onları dinlediği ve ona göre fikir biçimlendirdiği klasik yapının bozulması, tersyüz edilmesidir bu. Sistemi rahatsız eder böyle şeyler.

Müthiş akışkan bir dönemden bahsediyoruz dolayısıyla. Eylemler forumlara dönüşüyor, buradan ne çıkacağı tartışılıyor, bir siyasi dinamik çıkar mı, çıkmaz mı? Mevcut partilerin tümünü aşan bir dinamik. Türkiye çapındaki oy oranı belki de çok güçlü olmayacak bir dinamik? Bilinmez.

Ama belki de siyasetin o bilindik, hiyerarşik, “bağırmaya” dayalı zeminine girmeyi reddedecek, sokakta, parklarda, forumlarda kalmayı tercih edecek bir dinamik. Böyle böyle genişleyecek, halka halka yayılacak bir dinamik. Bu da olabilir pekala. Mevcut siyasi temsil sistemine paralel, hatta ona rakip, o sistemi alaşağı etmeyen, ama yavaş yavaş ona alternatif yaratan bir dinamik. Olamaz mı?

Olabilir pekala. Bunun filizlerini görüyoruz bir haftadır. Baskın bir “ses”in olmadığı, eşitliğin ön planda olduğu, ülkedeki iki büyük zihinsel otoriteden (Kemalizm ve dindar-muhafazakarlık) “olabildiği kadar” uzak bir filiz, belli belirsiz yeşeriyor. Biz bu dinamiğin bir aşamasını anlamaya çalışırken, başka bir yerden başka bir hareket filizleniyor. Orayı anlamaya çalışırken, bir başkası. Ne demişti hani Edip Cansever, o dizelerle bitirelim:

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.