Süreç, Hakikatler, Lobiler..

Barışa gözümüz gibi bakıyoruz. Ama süreç iktidara yeni otorite kurma imkanları da tanıyor ve Öcalan'ın yeni "lobiler" açıklaması yine üzerinde durulmayı hak ediyor

“Silahlı dönem bitti” mesajının verildiği tarihi Newroz, Kürt Sorunu’nda adil bir çözüm bekleyen ve akan kanın durmasını isteyenler için çok büyük bir anlam ifade ediyor. Kaybedilen binlerce hayatın ardından gelen bu barışı korumak için büyük bir gayret göstermemiz gerektiği ortada. Evet şunu biliyoruz: gerek Türk, gerekse Kürt kesiminde kafalarda hala sorular, şüpheler var, bu açık. Bilhassa Batı’da bu barışı için sindiremeyenler olduğu görülüyor. Dolayısıyla iş, aslına bakılırsa yeni başlıyor. Gelinen bu noktadan geriye dönmek artık felaket olur. Tam da bu yüzden gelinen yeri elbette ki çok önemseyerek, onu bir bebek gibi sarıp sarmalayarak, ama bu iyimserliğin rehavetine fazla kapılmadan gerçek barışı adım adım inşa etmek gerekiyor. Bu çerçevede birkaç not çıkarmak mümkün..

-Elbette ki bu barış AKP’nin ve siyasal Kürt hareketinin eseri. Buna hiç şüphe yok. Dolayısıyla bilhassa siyasal Kürt hareketi şu aşamada dışarıdan gelen/gelecek önerileri, eleştirileri dikkate almamakta bir ölçüde haklı. Bunu anlamak mümkün. Ve saygı gösterilmesi de gerekiyor. Keza AKP’de değilse bile AKP’ye yakın basında da benzer bir tavır görülebiliyor. Genel tavır, benzetmeyi mazur görün, “gölge etmeyin başka ihsan istemez” şeklinde. Bu tavır elbette ki sürece ilişkin kimi pürüzlere dikkat çekmeyi zorlaştırıyor. Ve bilhassa devletin yıllar yıllar süren (birkaç ay öncesine kadar da devam eden) otoriter çizgisini eleştiren ve Kürt sorununun anlaşılması için çabalayanların aniden susmasını istemek de, pek hakkaniyetli değil. (“Niye barıştınız?” diye mızmızlananları kastetmiyorum elbette)

Kaldı ki mesele sadece “dışarıdan eleştiri/öneri” ile bitmiyor. Nihayetinde karşımızda güçlü bir “iktidar” var ve bilhassa bu tür süreçlerde her tür otoriter yapının gözlenmesi şarttır. Önümüzde bir “çekilmenin yasal zemini” konusu var mesela. Öcalan ve siyasal Kürt hareketi çekilmenin yasal bir zemine oturması konusunda ısrarlı. Hükümet ise sürece TBMM’yi karıştırmak niyetinde değil. Dolayısıyla soruna dönüşme potansiyeli taşıyan bir görüş ayrılığı ile karşı karşıyayız. Bu sorunun çözülmesi için bir atmosfer yaratılması gerekiyor. Ve işin ilginç tarafı şu ki Milliyet’te yayınlanan ve Hükümet’in küplere bindiği kayıtlar olmasa biz bu talebi hiç bilmiyor, ya da yeni duyuyor olacaktık.

Böyle süreçler AKP olsun olmasın, her tür iktidarın kendine yeni otorite zeminleri bulduğu, haklı haksız her tür eleştiriyi/haberi susturduğu süreçlerdir. Denecektir ki, barıştan, akan kanın durmasından kıymetli mi? Değil. Ancak mevcut durumda ne zaman ve ne “kadar” konuşulacağını belirleme yetkisini de otoriteye devretmek gibi bir durumla karşı karşıyayız. Ve aynı zamanda “otorite”nin diğer alanlarda anti-demokratik eğilimlerine yeni zeminler bulduğu, bunların sorgulanmadığı bir hava da bilhassa AKP medyasınca yavaş yavaş oluşturulmakta. Olayın üstünü örtmekten başka bir işlevi olmayan Uludere Raporu ne olacak mesela? Ve elbette ki yargı süreci? Kimse yargılanmayacak mı? Keza bir özür dilenmeyecek mi?

-Komisyonlar ve yasal zemin meselesine geri dönecek olursak. AKP’nin bu geri çekilme meselesine TBMM’yi katmak istemediğini ve bunun bir mesele yaratma potansiyeli taşıdığını söylemiştik. AKP bunun yerine “Akil İnsanlar” listesi üzerinde duruyor. Gelen ilk haberler listenin gazeteciler, akademisyenlerden ve sanatçılardan oluşacağı yönünde. Gazetelerden sızan bu liste doğru mu bilmiyoruz. Gerçeklik payı taşıdığını farzedelim. Evet listede çok kıymetli, çok önem verdiğimiz isimler de var elbette ancak bilhassa böyle bir süreçte Akil İnsanlar’dan kastedilen daha çok dünyanın başka yerlerinde de bu tip normalleşme/silahsızlanma/çekilme süreçlerinde gözlemcilik ve arabuluculuk yapmış, bu konuda deneyimli isimler olsa gerek. Ancak anladığım kadarıyla Hükümet bu sürece “Türkiye dışından” isimler sokmayı pek düşünmüyor. Muhtemelen bilhassa ulusalcı, milliyetçi (ve İslamcı) cephedeki yabancı/Avrupalı düşmanlığını hesaba katıyorlar. Keza “bizi en iyi biz anlarız” gibi bir görüş de muhtemelen etkili. Ancak benzer deneyimlerden öğreneceğimiz şeyler, edineceğimiz yeni bakış açıları olsa gerek. Bu kadar “içe kapalı” bir barış süreci, tek ya da iki sesin duyulduğu bir süreç haline gelir ki burada da bir parça bir üstteki paragrafta dikkat çektiğim tabloya dönebiliyoruz.

-Hakikatler Komisyonu için de Hükümet’in şimdilik pek hevesli olmadığı görülüyor. Oysa boşaltılan köyler, yargısız infazlar, kaçırmalar, toplu katliamlar, toplu mezarlar gibi masumlara yönelik işlenmiş çok sayıda suç var. Yakılan, boşaltılan köylerdeki insanların mağduriyetinin giderilmesi, kaçırılan, öldürülen sivillerin en azından kemiklerinin bulunması ve elbette ki bu suçları işleyenlerin yargı önüne çıkması kritik önemdedir. Bunun için Hakikat Komisyonları çok önemli. Bu komisyonlarda İHD, Mazlum-Der gibi devlet-dışı insan hakları savunucularının yanısıra adli tıp uzmanlarına, barolara, avukatlara ihtiyaç var. Hükümet’in bu konuda ne kadar hevesli olacağı önemli bir gösterge olacak.

-Öcalan’ın mesajlarına gelecek olursak. İki hafta önce Milliyet’te yayınlanan kayıtların ardından bu sütunlarda kaleme aldığım “Bir resmi görüşümüz daha mı oluyor acaba?” başlıklı yazıda bilhassa Ermenilere, Rumlara, Yahudilere ilişkin sözlerin hayli problemli olduğunu söylemiştim. Bu ve benzer itirazlar üzerine Öcalan ve siyasal Kürt hareketinin temsilcileri sözlerin yanlış anlaşıldığını söylediler. Mesajın alınması ve yapılan açıklamalar doğrusu sevindirici. Ancak önceki gün Hürriyet’te yayınlanan Sırrı Süreyya Önder’in Öcalan’a atıfla yaptığı açıklama doğrusu ilginçti. Haberi okuyalım önce:

“Sırrı Süreyya Önder, Öcalan’ın, ‘Türkiye’de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Sıradan lobiler değil. ABD’de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik müdahale ediyorlar. Ermeni lobisi etkili, 2015’te gündem olmak istiyorlar’ ve ‘Anadolu İslamlaştıktan sonra, bin yıllık bir Hıristiyanlık öfkesi var. Rum, Ermeni, Yahudi, Anadolu’da hak iddia eder. Laiklik, milliyetçilik kisvesinde elde ettiklerini kaybetmek istemiyorlar’ diye basına yansıyan ifadelerine de açıklık getirdi. BDP’li Önder, ‘Sayın Öcalan ‘Fethullah Gülen meselesi ile Ermeni halkıyla ilgili söylenenler kesinlikle büyük bir tahrifat ve yanlış zemine oturtma. Benim söylediğimle Hrant’ın (Hrant Dink) söylediği aynıdır. ‘Lobiler’ derken Hrant’ın da hayatında en çok yakındığı şey lobilerdi, kendisi de bunu söylüyordu’ sözleriyle Ermenilere ve diğer kimliklere de özel bir vurgu yaptı.”

Haber böyle. Doğrusu Öcalan’ın sözlerini şaşırtıcı buldum. O kayıtlardaki ifadelerin bir kısmı lobilerle ilgiliydi ancak önemli bir kısmı da yukarıda tekrar zikredildiği gibi Anadolu’nun İslamlaşmasının bir Hıristiyan öfkesi yarattığı, bu grupların laiklik milliyetçilik kisvesi altında hareket ettiği gibi gayet Türk-İslam-devlet merkezli ve bir miktar da konspiratif bir bakış açısına işaret etmekteydi. Dolayısıyla bu sözler o açıklamaları pek tevil etmiyor.

Evet Hrant diaspora Ermenileri’nin soykırımın tanınmasında ısrarcı olmasından zaman zaman şikayet ediyordu ancak Hrant’ın bu tavrının yukarıdaki sözlerle pek ilgisi yok. Hrant diasporanın bu tavrını eleştirirken daima Ermeni kimliğini yaşatmakta karşı karşıya kaldıkları zorluklara da dikkat çekti ve asıl savunduğu; diasporanın bu “takıntı”dan kurtulması, Türkler’in de öncelikle yapılanları “idrak” etmesi ve böylece hep birlikte bu ruh halinden kurtulmaktı. Buradan “Hrant da lobilere karşıydı” gibi bir argüman üretmek, bu tavrı “Ermeni lobisi 2015’te gündem olmak istiyor” gibi bir sözü meşrulaştırmak için kullanmak ve o sözleri tevil için Türkiyeli Ermenilere bir anlamda bir “Hrant” resmi görüşü sunmak doğru değil.

Öncelikle Türkiyeli Ermenilerin bu konuda bir resmi görüşü yok. Ve yıllardır AKP’si, CHP’si ile statükonun diaspora Ermenilerini “kötü Ermeniler” olarak sunması, işin doğrusu ciddi bir meseledir. Nihayetinde, vatanlarını terketmek zorunda kalan bir kuşağın torunlarından bahsediyoruz..

Velhasıl: Eğer normalleşeceksek, eğer geçen haftaki Newroz’da bulduğumuz ve korumaya çalıştığımız o barış, hepimizin barışı olacaksa, bu, 1915’te bu ülkeden sürülen ve katledilenlerin torunlarının; 1934’te, 1955’te, 1964’te bu ülkeden gitmek zorunda kalanların geri dönmesiyle ya da en azından geri dönmesinin önündeki "atmosferin" kaldırılmasıyla mümkün olacak. Bunu hep aklımızda tutalım.