Tamam bir örgüt var ama..Nasıl desek...

Yargıtay'a göre biri "Türklüğü aşağılamış", öbürü de "cezalandırmaya" karar vermiş. Devlet nasıl da soğukkanlı. Ve sanki kendi dahli yokmuş gibi.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, “Hrant Dink cinayetinde örgüt yoktur” kararına Yargıtay Başsavcılığı’nca yapılan itirazla ilgili görüşünü açıkladı. Dedi ki, “Örgüt vardır. Ama bu terör örgütü değildir. Suç örgütüdür..” Tartışılacak bir karar bu. Zira eğer bu örgüt “terör örgütü” olarak görülseydi sanıklar suç örgütüne kıyasla daha fazla ceza alacaktı. Beri yandan evet, yerel mahkemenin örgüt bile saptayamadığını hatırlarsak bir gelişme var. Fakat asli olarak faillerin arkasındaki yapıya ulaşmak için hiçbir imkan sunmayan bir karar bu. Esas meselemiz budur. Öte yandan bu karar aynı zamanda devletin ırkçı oluşumlara, örgütlere karşı durduğu yeri tarif etmesi açısından önemli bir gösterge niteliği taşıyor ve bu özelliği üzerinde de durmak gerekir. Ki bu açıdan baktığımızda neden “gerçek” örgüte ulaşamadığımız konusunda da bazı ipuçlarına ulaşabiliriz.

Önce isterseniz gelin yerel mahkemenin 17 Ocak 2012 tarihli “örgüt yoktur” hükmüne karşı Yargıtay Başsavcılığı’nın Ocak 2013’te geliştirdiği itirazdan bazı pasajlar okuyalım:

“Dosya kapsamından anlaşıldığı üzere, sanıklar tarafından gerçekleştirilen 19 Ocak 2007 tarihinde sırf başka din ve milliyetten olması nedeniyle Hrant Dink’in öldürülmesi, sistemli, planlı ve organize olarak bir örgüt faaliyeti kapsamında, devletin birliğini bozmaya yönelik eylemler olarak değerlendirilmelidir.

“Üçten fazla kişinin bir araya gelmek suretiyle örgütün insan unsurunu gerçekleştirildiği, bu kişiler arasında hiyerarşik yapının bulunduğu, bu kişiler arasında görev dağılımı yapıldığı, örgüt elemanları arasında kurulan iş bölümü ve iştigal olunacak faaliyet alanlarının önceden tespit edildiği, örgüt elemanları arasında gizliliğin esas alındığı, işlenen suçların ideolojik amaçlarla gerçekleştirildiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır.

“Son eylemin sıradan bir adam öldürme eylemi olmadığı, dosyadaki eylemlerin, devletin birlik ve bütünlüğünü bozmak, otoriteyi zaafa uğratmak, kamu düzenini bozup ülkede kaos, kargaşa ve güvensizlik ortamı oluşturmak, huzursuzluk ortamına zemin hazırlamak, ülkemizi uluslararası arenada sıkıntıya sokmak şeklinde amaçlarının olduğu açıktır.

“Durduk yere, amaçsız bir şekilde sırf ‘örgüt kurdu’ desinler diye hiç kimse bir araya gelmez. Sanıkların mensubu bulundukları silahlı terör örgütünün yöneldiği ve gerçekleştirmek istediği amaç açısından elverişli fiili gerçekleştirdikleri tarih itibarıyla ülke genelindeki toplumsal etkinliğinin olup olmadığını aramaya gerek yoktur. Zira devletin birliğini bozma suçu bir tehlike suçudur ve gerçekleştirilen eylemlerin sonuncusu ile de bu tehlike gerçekleşmiştir.”

Yargıtay Başsavcılığı’nın tebliğnamesindeki kritik ifadeler, böyle. Buna karşılık, yaklaşık bir buçuk yıl sonra Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin hangi gerekçeyle “terör örgütü değildir” kararını verdiğini okuyalım.

“Maktulün (Hrant Dink) bir gazetede yayınlanmış olan yazısı nedeniyle ‘Türklüğü aşağılamak’ suçundan mahkûmiyeti üzerine örgütün kurucusu ve yöneticisi olan Yasin Hayal’in maktulü cezalandırmaya karar verdiği anlaşılmıştır. Yasin Hayal’in maktulün öldürülmesinden hemen önce Ogün Samast’a ‘Bizim işimiz Dink’le’ demek suretiyle ortaya koyduğu saik ve örgütsel yaklaşım ile 24 Ocak 2007’de gözaltına alındığında alenen işlediği tehdit suçunun mağduru (Orhan Pamuk), bu suçun işleniş şekli ve niteliği dikkate alındığında örgütün seçerek belirlediği kişilere yönelik aynı nitelikteki suçları işlemeye devam etme kararlılığı da açıkça anlaşılmaktadır.

“Bir oluşumun salt siyasi sebep ve saiklerle suç işlemesi ya da işlediği suçların aynı zamanda siyasal ve sosyal alanı etkileyen sonuçlar doğurması sadece bu sebepten dolayı terör örgütü olarak kabul edilmesini netice vermeyecektir. Tebliğnamede yer alan silahlı terör örgütlerine, TCK’nın 302’inci maddesinin (Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak) unsurlarına ve koruduğu hukuki yararlara ilişkin görüşlerine iştirak edilmekle birlikte sanıkların oluşturduğu örgütün TCK’nın 302’nci maddesinde düzenlenen amaç suçu işlemeye yöneldiği dosya kapsamına göre belirlenememiştir.”

Gördüğümüz manzara şu: Başsavcılık her ne kadar ırkçı bir cinayetin sadece bu özelliğiyle bile ağır biçimde cezalandırılması gereken bir eylem olduğu görüşünü ileri sürememiş ise de (Çünkü devletimiz bunu başlıbaşına ağır bir suç olarak tanımlamaya gerek duymamıştır) olayın ciddiyetini/vahametini göz önüne olarak hiç olmazsa “sıradan bir adam öldürme eylemi olmadığı, dosyadaki eylemlerin, devletin birlik ve bütünlüğünü bozmak, otoriteyi zaafa uğratmak, kamu düzenini bozup ülkede kaos, kargaşa ve güvensizlik ortamı oluşturmak, huzursuzluk ortamına zemin hazırlamak, ülkemizi uluslararası arenada sıkıntıya sokmak şeklinde..” diyerek tek bildiği “büyük ceza” ezberine başvurmuş, yani bu cinayetin devletin birliğini ve bütünlüğünü bozmaya yönelik olduğu noktasından hereketle ağır bir cezaya çarptırılması gerektiği yoluna gitmek istemiştir.

Bir benzetmeye gidecek olursak, Başsavcılığın vardığı sonuç yanlış olsa da “gidiş yolu” en azından iyi niyetli. Irkçı/milliyetçi bir cinayet var, örgütlü, buna hem örgüt demek lazım hem de ağır ceza vermek lazım. E, ağır ceza da bu memlekette sadece terörden, devlete karşı işlenen suçlardan veriliyor. Fakat duvara çarpması kaçınılmaz çünkü bu ülkede en sık işlenen suçlardan biri “ırkçılık” olmakla birlikte devlet hiçbir zaman bu suça, “ağır biçimde cezalandırılması gereken/insanlığa karşı bir suç” olarak yasalarında yer verme ihtiyacı duymamıştır.

İki nedenle. Öncelikle tüm konsantrasyonu kendisine, yani devlete karşı işlenen suçlara yöneliktir. Bunları çok ağır biçimde cezalandırır. Topluma karşı pozisyonunu üç kırmızı çizgi ile belirlemiştir: din, farklı millet ve azınlıklar. Yani dindarlar, Kürtler ve Ermeniler. (Elbette buna diğer azınlıklar da eklenir) Ve bir de sınıf. Yani sosyalistler. İlk üç sıra bu ülkenin kuruluş aşamasında kamusal hayattan silmek istediği topluluklardır ve hepimiz biliyoruz ki bu ülke aslında onlara “karşı” kurulmuştur. Daha doğrusu onlara karşı kurumlaşmıştır. Emperyalizme karşı filan değil. Dolayısıyla tüm bir hukuk sistemi ve devlet yapısı bu üç (ya da dört) kırmızı çizgi üzerine bina edilmiştir.

İkinci neden de bununla bağlantılıdır zaten. Ülke böyle kurulunca ırkçı/milliyetçi eylemler (en baştan saydırmayın yine) ve cinayetler -dünyanın geri kalanı bu olgunluğa eriştikten sonra bile- çok ciddi bir problem olarak görülmemiş ve bu eylemler için ayrı bir katalog oluşturma cihetine gidilmemiştir. (Kaldı ki devlet zaten bu eylemlerin çoğunda düzenleyici olarak rol almıştır)

Tam tersine bu eylemler 9. Ceza Dairesi’nin kararında görüldüğü gibi “Türklüğü aşağılamak suçundan mahkûmiyeti üzerine örgütün kurucusu ve yöneticisi olan Yasin Hayal’in maktulü cezalandırmaya karar verdiği anlaşılmıştır.” gibi ifadelerle alelade, hatta neredeyse anlayışla karşılanabilecek olaylar gibi görülmüştür. İşte adam Türklüğü aşağılamış, öbürü de “cezalandırmaya” karar vermiş. Devlet nasıl da soğukkanlı..

Burada can alıcı detay ise şudur. Hrant Dink’in “Türklüğü aşağıladığına” karar veren de yine bu hukuk sistemi, hatta 9. Ceza Dairesi’nin ta kendisidir. Bu örnekte de görüldüğü gibi hukuk sistemi ile eylemci arasında neredeyse bir anlayış birliği vardır. Hukuk suçu tanımlamakta, eylemci de –kolluk gücünün de yardımıyla, göz yummasıyla - cezalandırmaya karar vermektedir.

Dolayısıyla “Kamu görevlileri, jandarma, polis neden hala yargılanmıyor, gerçek örgütün neden üzerine gidilmiyor, neden hala asıl örgüt perde arkasında kalıyor ” diye sormak meşru, gerekli, ancak maalesef bir parça sonuçsuzdur. Bu son karardan da bir kez daha anlıyoruz ki, devlet zaten böyle örgütlenmiştir. Süreç başladığı yere dönmüş, çember tamamlanmıştır.