Türk Tarih Kurumu'nun görevi 1915 ile dalga geçmek midir?

Bir etnik grubun yaşadığı topraklardan kazınmasını "E ama başka yerlerde yaşıyorlar" diye meşrulaştıran bir kişinin tam da Ermeni masası şefi olmasını nasıl açıklayalım? Evet Türkiye devletinin bugüne kadarki resmi duruşuyla hayli uyumludur bu kişi. Ancak ben bu soruyu geçmişimizle hesaplaştığı için AKP'den hayli memnun olanlara soruyorum. Bu kişinin konuya böyle bakması acaba AKP'nin de tercihi midir?

Gece. Bir televizyon stüdyosunda bir tartışma programı. 4 kişi karşılıklı tartışmaktadır.


1. kişi: 1915 büyük felaketse eğer, ki felakettir, çünkü 1. Dünya Savaşı var, dünya savaşı felakettir, bu felakette Osmanlı imparatorluğu 2,5 milyon insan kaybetmiş, bunun 300 ve 500 bini, ne derseniz deyin, Ermeniymiş. Neden 2,5 milyon Osmanlı vatandaşı içinden bir etnik grubu çıkarıp onun anısına saygı duyuyoruz? Hepimizin ölüsüne saygı duyalım. Gidelim Taksim’e bütün 1. Dünya Savaşı’ndan ölenlerin hatırasına karanfil koyalım, anı yapalım, herkes tutturmuş Ermeni soykırım Ermeni soykırımı, neden diğer ülke parlamentoları Cezayir soykırım diye karar çıkartmıyor?

2. kişi: Çünkü şu anda Ermeniler yok. Bir halk yok. Oranlarsanız şu an Türkiye’de 15 milyon Ermeni olması gerekiyordu, şu an 40 bin..

1.kişi: California’ya gittiler... Siz söylediniz geçen programda, akrabalarım California’da diyordunuz..

2. kişi: Ermeniler artık Anadolu’da neredeyse yok hükmünde. 1914 sonbaharında biliyorsunuz önce erkekler toplanıyor.

1. kişi: Bunlar hikaye..

2.kişi: Hikayemi anlatmam lazım, bu benim acım, sen benim acıma hikaye diyemezsin..

1.kişi: Niye? Acı hikaye olmaz mı? (bunları söylerken kamera 1. kişinin yüzünü göstermemektedir, fakat güldüğü anlaşılmaktadır)

2. kişi: Evet gülün siz benim acıma. Ancak bunu yaparsınız zaten.



Bu konuşma 25 Nisan gecesi CNN Türk’teki Tarafsız Bölge programında cereyan etti. 1. kişi, Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası Başkanı Prof. Dr. Kemal Çiçek. 2. kişi ise Türkiyeli Ermenilerden Garo Paylan. Program, mevcut haber kanallarında benimsenen ve hiç sorgulanmayan mantık uyarınca, öldürüldüklerini ispatlamaya çalışan Türkiyeli bir Ermeni, bu meseleye hakkaniyetle yaklaşmaya çalışan akademisyen/hukukçu bir Türk (bu örnekte Orhan Kemal Cengiz) ve Ermenilerin öldürülmesinin niçin önemsiz olduğunu, ya da bunun neden kaçınılmaz olduğunu, bunda bir acayiplik olmadığını, kaldı ki topluca öldürülmüş, yerlerinden sürülmüş olsalar bile bunun soykırım olamayacağını, bırakın soykırımı buna özel bir anlam bile atfedilemeyeceğini, zaten 1. Dünya Savaşı’ndan birçok Türk’ün öldüğünü söyleyen, özetle Türkiyeli Ermenilere “susun, oturun oturduğunuz yerde” diyen bir grup Türk’ten (bu örnekte Kemal Çiçek, eski “sosyal demokrat” siyasetçi Uluç Gürkan ve Giresun Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Aygün Attar) oluşmaktaydı.


Programda bugüne kadarki genelgeçer dağılımın (2 Ermenilerin öldürüldüklerini ispatlamaya çalışan, 2 “ne var bunda?” diyen) aksine bu kez bir tarafın 3 kişi olmasına gerek görülmüştü, üstelik bu kişinin (Giresun Üniversitesi Rektörü) Azeri olduğuna dikkat edilirse, “karşı taraf”ın daha bir güçlü olmasına özen gösterilmişti. Neden bu yola gidildiğini anlayamadık. Fakat aslına bakarsanız baştan beri anlayamadığım(ız) şu: böyle bir münakaşa, mantıken, olabilir mi? Üstelik sadece bu konuda da değil. Mesela Maraş (Sivas da olabilir) katliamında ölenlerin yakınlarıyla, katliama karıştığı gerekçesiyle yargılanan ama yeterli delil bulunamadığı gerekçesiyle beraat eden bir kişi, aynı “tartışma” programında karşı karşıya getirilebiliyor, bu ülkede buna tartışma programı denebiliyor, ama belki de bu tip durumlar mesele edilmediğinden olsa gerek, daha da ileri gidilip bir katliam ya da soykırım mağduru ile o katliamı ya da soykırımı savunabilenler aynı programa çıkarılabiliyor.. Birçok haber kanalı bunu benimsemiş durumda. Bu, korkunç bir şey değil mi, allahaşkına?


Şimdi denebilir ki, “Ne yapalım kardeşim, tartıştırıyoruz işte, daha ne istiyorsun?” Ya da denebilir ki “Katliamın, soykırımın mağdurları da çıkmasınlar o zaman efendim..” İkinciden başlayacak olursak: Bu katliamın/soykırımın mağdurlarının böyle programlara çıkmak ve “karşıt görüştekilere” olanları anlatmak zorunda kalmaları, basitçe “çoğunluğun” kabahatidir. Onları “anlatmak” zorunda bırakan, anlatınca dalga geçen, umursamayan, “bizimkiler de öldü” diyen “çoğunluk”tur. Müesses nizam ve o nizamı can-ı gönülden benimseyen çoğunluktur. Çoğunluk tam da böylesine “üste çıkabildiği”, artık hakim konumda olduğu, tarihi kendisi yazdığı içindir ki, mağdur, anlatmak, anlatmak, yine anlatmak zorunda hissetmektedir kendini. Öldürüldüğünü ispatlamaya çalışmaktadır. Mağdurun bu çaresiz hali, normal bir ülkede çoğunluğunu utancı olmalıdır. Ama bu örnekte gördüğümüz gibi, çoğunluğun temsilcisi gülmektedir. Dolayısıyla birinci soruya dönecek olursak: buna tartışma demek mümkün müdür? Ve her şeyin de ötesinde: akrabalarının öldürülmesi dolayısıyla bu konuyla şahsi olarak ilgilenmek durumunda olan bir Türkiyeli Ermeni’ye “çık kendini savun” demekte, çoğunluğun, müesses nizamın dönüp de kendine bakmasını gerektiren muazzam bir “eşitsizlik” yok mudur?


Yazının başındaki diyaloga gelirsek. Türk Tarih Kurumu’nun Ermeni Masası’nın başındaki kişiden, profesör bir kişiden bahsediyoruz. Bu kişinin 1915’te olup bitenleri anlamaya çalışmayı geçtim, bir “etnik temizlik” programının ne olduğu konusunda bile bir fikri yok belli ki. Daha doğrusu var da, bilmezden geliyor. Fakat şu var: Bir etnik grubun yaşadığı topraklardan kazınmasını “E, ama başka yerlerde yaşıyorlar” diye meşrulaştıran bir kişinin tam da Ermeni masası şefi olmasını nasıl açıklayalım? Evet Türkiye devletinin bugüne kadarki resmi duruşuyla hayli uyumludur bu kişi. Ancak ben bu soruyu geçmişimizle hesaplaştığı için AKP’den hayli memnun olanlara soruyorum. Bu kişinin konuya böyle bakması acaba AKP’nin de tercihi midir? Mesela olur da AKP’nin önerdiği gibi bir ortak komisyon kurulursa bu komisyonda Türk tarafını “temsil” edenlerden biri bu kişi mi olacaktır? Eğer öyleyse bu komisyon, nasıl bir komisyon olabilir?


Son olarak da şunu sorayım: Bir “kurum” olarak Türk Tarih Kurumu’nu ne zaman düşünmeye başlayacağız dersiniz? Bu toprakların tarihi Türklerden, Kürtlerden, Ermenilerden, Rumlardan, Alevilerden, Çerkeslerden, Süryanilerden onların ortak yaşayışından oluşuyor. Bu kurumun görevi yıllar yıllar boyunca bu tarihi gizlemek olmuştu. Bu kurum, yıllar yıllar boyunca Alevilerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların vergisiyle, sadece “Türk” resmi görüşünü savunan kitaplar bastı, çalışmalar yayınladı. İsmindeki “Türk”ten başlayarak soruyorum: bu tabloda bir gariplik yok mu? Bir devlet, hala bu kadar pervasız olabilir mi?