Vuran ülkeler, vurulan ülkeler ve Türkiye...

Vuran ülkelerin arasında olmadan, toplumuna gaddarca davranan yönetimlerin de yanında olmadan, siyasi/ekonomik/mezhepsel kamplaşmalardan fayda-parsa beklemeden, Türkiye'ye özgü bir çizgi belirlemek mümkün.

Bekliyoruz. ABD’nin ne karar vereceğini bekliyoruz. Başkan karar vermiş gerçi. Ama bir de Kongre’ye soracak. Kongre’nin ne diyeceğini bilemiyoruz. Belki de “hayır” diyecek. Peki hayır derse Başkan yine de “vurun” der mi? Der gibi görünüyor. Ama 1 hafta uzun bir süre. Denklem yine değişebilir. Hem İngiltere’de parlamentonun “hayır” diyeceğini kim tahmin etmişti ki? Peki acaba İngiltere neden “hayır” dedi? Belli ki Irak Savaşı’ndaki kötü hatıralar canlandı. O vakitler de Türkiye’de meclis “evet” dememiş, kamuoyu da “hayır” demişti. Peki her şey aynı mı? Yani Irak Savaşı ile her şey aynı mı? Hem aynı, hem değil.

Bir sürü aynılık bir sürü de farklılık var. Ama gelin biz Türkiye açısından bakalım. Can sıkıcı biçimde bazı şeyler aynı. Üstelik ilk Irak Savaşı’nı da katarsak 3 savaştır Türkiye, iktidar olarak aynı tepkileri veriyor. Baba Bush dönemindeki 1. Irak Savaşı öncesini hatırlayın. İktidar savaşın yanındaydı. Dönemin sloganı “1 koyup 3 almak”tı. İktidar için her şey apaçık ve netti ama toplum ikna olmadı. TSK da ikna olmadı. Genelkurmay Başkanı Torumtay istifa etti, plan yattı. Ancak her şeyi apaçık görenlerin ve “girelim” diyenlerin pervasızlığı tarihe geçti. Kayıtlardadır. Büyük bir hamle yapacaktık. Kuzey Irak Kürtleri’ne hamilik edecektik. Böylece sınırlarımız fiilen genişleyecekti. Hem belli mi olur, Musul petrolleri belki de elimizin altında olacaktı. Biz girmesek başkası girecekti. Başkası mı alsaydı aslan payını?

Bütün bu “taban okşayıcı” argümanlara rağmen toplum ikna olmadı. İkna olmadığı şey, savaştı,. Sonu belirsiz maceraydı. İşgaldi. Vuran ülkelerle aynı safta olmaktı. Toplum adına konuşacak halim yok ama hepimiz bu toplumun içinde yaşıyoruz işte. Böyle olağanüstü dönemlerde böyle konular her yerde konuşulur. Türkiye’nin savaşa girmek istemediği çok açıktı. Sokakta gezen herkes bunu görebilirdi. Sonra savaş başladı. Saddam’ın ve yönetiminin tüm insanlık dışı haline rağmen savaşın, işgalin de pek ahlaklı bir iş olmadığını bir kez daha gözlerimizle, canlı yayında gördük. Soğuk Savaş sonrası dönem için müthiş bir test oldu. Vurulan ülkelerin yanında olmak evet iyi bir şey değildi ama vuran ülkelerin yanında olmak da pek matah bir iş değildi. Bunu gördük.

Sonra 2. Irak Savaşı geldi. İktidarda bugünkü ekip vardı. Ne tesadüf, onlar da girmekten yana idiler. Her şeyden önce Irak’a kuzeyden girmek suretiyle PKK daha kolay devre dışı bırakılacaktı. Bugün müzakere masasına oturulan PKK yani. Evet, plan buydu. Üstelik yeni kurulacak Irak’ta söz sahibi olacaktık İnşaat, petrol ihalelerinden pay alacaktık. Biz yapmasak başkası yapacaktı. Bu fırsat kaçmamalıydı. Ancak bir mesele vardı. Kamuoyu yine savaşa istekli değildi. Kamuoyunu bırakın, AKP milletvekilleri bile pek hevesli değildi. Bu kez dizi dizi ikna toplantıları düzenlendi, basına kapalı. Top TSK’ya atıldı. Madem AKP’ye inanmıyorlardı en iyisi Genelkurmay açıklasındı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök çıktı, konuştu. Avantajlarını, dezavantajlarını saydı, girilse iyi olur havasını hissettirdi ama net bir renk vermedi. Karar siyasetindi. Siyaset ne derse o olurdu. (AKP’nin o dönemki sivil siyaset anlayışı için de örnek bir vakadır bu. Mesele dış siyaset ise, büyük hamleler ise, sivil siyaset toplumu ikna edemediyse, son sözü pekala TSK söyleyebilirdi bu anlayışa göre) Özkök’ün açıklamaları da AKP’nin işine yaramadı. Bir yandan da ABD’nin “at pazarlığı” dediği bir pazarlık yürüyordu. ABD askerlerinin geçişine izin verilmesi karşılığında bir yardım gelecekti. Çok da büyük bir para değildi gerçi. Ama Hükümet bu pazarlığı son ana kadar yürüttü. Her neyse, nihayetinde belli ki kapalı kapılar ardında yapılan ikna toplantıları da bir işe yaramadı. Ve kamuoyu tepkisinin de sayesinde Türkiye 2. Irak Savaşı’na da girmedi.

Önümüzde bir Suriye savaşı var. İktidar yine savaştan yanadır. Evet şartlar Irak ile aynı değil. Yaşadığı toprakları terketmek zorunda kalan yüz binlerce insan var. Can veren on binlerce insan var. Bu insanların acılarını dindirmek birinci öncelik olmalıdır. Bu, elde var bir. Fakat iktidar açısından yine iyi bir sınav veremediğimiz de ortadadır. Türkiya açısından böylesine bir kilitlenme yaşamamızda maalesef iktidarın da payı var özetle.

Baştan beri yanlış hesap yapan, tüm hazırlıklarını Esad birkaç gün, hatta birkaç saat içinde gidecekmiş gibi yapan AKP’dir. Suriye’deki gelişmeyi Ankara’da çizdiği Sünni eksen politikasına uyacak biçimde değerlendiren, tüm hamlelerini buna göre ayarlayan AKP’dir. Bu çizgi çerçevesinde insani yardımın çok ötesine geçip Sünni gruplara silah, para ve lojistik yardımında bulunan AKP’dir. Bölgedeki ve Türkiye’deki hayli hassas mezhepsel dengeyi zerre umursamayan, bu vesileyle Türkiye’deki ve bölgedeki Alevileri tedirgin eden, dışlayan AKP’dir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bölgenin yine hassas etnik dengesini hiç gözetmeyen, El Kaide yanlısı çetelerin gaddarlığıyla başbaşa kalan Suriyeli Kürtler’i umursamayan, onların barış masasına oturduğu Kürtler’in akrabası olduğunu önemsemeyen, orada olup bitenlere PKK’nın hamlesi olarak bakan, böyle sunan, yine AKP’dir. Bütün bunların ötesinde ilk günden beri savaş yanlısı ve saldırgan bir argümanı benimseyen; İran, Suriye ve merkezi Irak yönetimi ile –ne tesadüf ki Sünni blok içinde değiller- ipleri koparan da AKP’dir. Gelinen son durumda İsrail’i de katarsak bölgedeki 4 kritik ülkenin merkezi yönetimleri ile temas kuramayan bir ülkedir Türkiye. Hatta buna Mısır’ı da eklemek mümkün. Özetle AKP ilk günden beri rejim değişikliğini hedefleyen, saldırgan argümanı ile gerçekten “değerli” olabilecek bir çizgiyi heba etti.

Neydi o gerçekten “değerli” olabilecek çizgi? Ortadoğu’ya, orada olup bitenlere sırtını dönmemek, ancak orada olup biten her gelişmeye “bir pay kapma” hevesi ile de dahil olmamak. İnsani dramlarda sağaltıcı, yardım edici, onarıcı bir rol üstlenmek, gerekirse arabulucu konumda olabilmek, zor anlarda devreye girebilmek, daha da kötüye gidebilecek gelişmelerin önüne set çekebilmek. Sürekli savaş ister bir konumda olup toplumu tedirgin etmeden meseleye müdahil olabilmek, patronluk, büyüklük, bölgenin ağabeyliği taslamadan kriz masasında olabilmek.

Bunların tümü ilk Irak Savaşı’dan bu yana Türkiye’nin beceremediği politikalar. İktidar olarak her seferinde vuran ülkelerin yanında olmayı, daha doğrusu vuran ülkelerin arasında, “içinde” olmayı tercih ettik. Mevcut durumda da denklem böyle. Ve her seferinde iktidar bloku savaşın yanında yer alırken toplumun genişçe bir kesimi –tedirginlikle- bu politikadan uzak durmayı tercih etti. Mevcut durumda kamuoyunu etkileme aygıtlarının neredeyse tamamen AKP’nin elinde olması sayesinde belki “girelim, girilsin” diyenlerin sayısında bir artış olabilir ancak yine de savaş yanlısı bir kamuoyu gözlenmiyor. (AKP anketlerinde de Suriye politikasının genişçe bir destek görmediğini okuyoruz, duyuyoruz) Bu denklem aslına bakılırsa bize bir şey söylüyor. İktidar çevrelerinde her ne hesap yapılırsa yapılsın toplumun “vuran” ülkeler içinde yer almak istemediğini, bunu gönülden benimseyemediğini...bilmem söyleyebilir miyiz?

Çok da iddialı olmadan söylenebilir bence. Bölgede çok açık bir vuran ülkeler-vurulan ülkeler denklemi var. Vuran ülkelerin arasında olmadan, toplumuna gaddarca davranan yönetimlerin de –elbette ki- yanında olmadan, siyasi/ekonomik/mezhepsel kamplaşmalardan fayda-parsa beklemeden, Türkiye’ye özgü bir çizgi belirlemek mümkün. Bu sözler belki iyimser bulunacak, belki de “artık çok geç” itirazıyla karşılanacaktır. Ama hiç de geç değil. Ve böylesi bir yalnızlık, en değerli yalnızlık olur. ABD’nin ne yapacağının çaresizce beklenmediği, “yetmez, daha çok vurun, daha çok kalın” denecek pozisyona düşülmediği, dolayısıyla şu gün yaşanan kilitlenmenin de yaşanmadığı bir yalnızlık olur bu, üstelik.