scorecardresearch.com

Arada ince değil, epey kalın bir çizgi var..

07/05/2012
Erdoğan'ın tiyatrocularla ilgili sözlerini, Kenan Evren'in 1980 sonrasındaki sözleri ile karşılaştırın. Müthiş bir benzerlik görürsünüz. O vakit de biz, sabah akşam aydınların bu topluma ne kadar yabancı varlıklar olduğunu dinler, "milletinden, milli değerlerinden kopuk" aydınların bu topluma ne kadar zararlı varlıklar olduğunu duyardık.

Şöyle başlamak isterim: Toplumun yüzde 50 oyunu aldıktan sonra tüm bir cumhuriyet tarihine damgasının vurmuş laik-otoriter cephe ile dindar-muhafazakar kesim arasındaki gerilimde tartışmasız bir galibiyet almış olmanın güveniyle, laik/otoriter cepheyi tüm kurumlarıyla geriletmeye çalışmak ile; içinde serpilip büyüdüğü dindar-muhafazakar kesimin tutucu/toplumu boğucu taasubunu ülkeye dayatmak arasında ince filan değil, epey kalın bir çizgi vardır.


Konuya niye böyle paldır küldür daldın derseniz, mesele şu: Belediye’ye bağlı Şehir tiyatroları ile kimbilir ne zamandan kalma bir hesabı görürken, tiyatrocular buna itiraz ediyor diye, “boş kaleye golleri sıralırım” şehvetiyle kürsüye çıkıp, beğenirsiniz-beğenmezsiniz hem evrensel hem yerel bir tiyatro anlayışını iyi kötü uygulamaya çalışan, arkalarında hiçbir güç olmayan, ortada bırakılmış bir grup sanatçı için

“Bunlar sanatı sanat için yaparlar, bunlar sanatı toplum için yapmazlar. Sanat, toplum için yapılır. Sanat, toplum için yapılırsa değer ifade eder, bunlar elitistir, jakobendir, bunlar kendi kast sistemlerine başkalarının girmesine asla müsaade etmezler. (...)Daha önce çıktılar, bu kesim millete 'bidon kafalı' dedi, çıktılar bu aziz millete “göbeğini kaşıyan adam' dediler, şimdi de 'kasaba bürokratı' diyerek, 'belediyedeki temizlik işçisi tiyatrocu oluyor' diyerek, kendilerince yine milleti aşağılıyor, küçümsüyorlar. Rahmetli Cem Karaca, bunlara o güzel şarkısıyla gereken cevabı aslında zamanında verdi. Ne dedi biliyor musunuz? 'Bunlar aydın değil, bunlar yarım porsiyon aydın' dedi. Rahmetli Cem Karaca'nın deyimiyle bunlar barlarda, barların önlerinde viski, bir elleri çenelerinde, kaşları hafif yukarıda bilgiç bakışlarla hiçbir şey üretmeden sadece hakaret ederler. Yıllarca karikatürlerle aşağıladılar bu milleti, yıllarca köşelerinden, ekranlarından aşağıladılar, yıllarca oyunlarında, filmlerinde, yazılarında bu ülkenin gerçek hizmetkarlarını, din adamlarını aşağıladılar. Finansmanı devletten aldılar, ama finansmanın gerçek sahibi milleti aşağıladılar.”

diyerek onları dindar bir taassubun önüne fırlatmakla; ödenekli tiyatro sisteminde reforma gitmek arasında ince filan değil, epey kalın bir çizgi vardır.

Dolayasıyla esas olarak şu var: Toplumun taleplerine sahip çıkar/kulak verir gibi görünmekle; AKP’ye yönelik her türlü elitist eleştiriye, Türk sağının klasik entelektüalizm düşmanlığını ekleyip böylece yeni bir gerilim alanı yaratmak arasında ince filan epey kalın bir çizgi vardır.

Gelelim meselenin özüne: yukarıdaki satırlarda gördüğümüz –hayli tehlikeli- “bunlar din düşmanı” kışkırtıcılığı tek başına bile yeterince ürkütücüdür. Ancak bana kalırsa en az bunun kadar düşündürücü olan Başbakan Erdoğan’ın buna bir de ek olarak ototiret/totaliter sistemlerin pek severek kullandığı anti-entelektüalizm yoluna şevkle sapmasıdır. Bu yönelim, hem sağ hem de sol düşünceden neşet eden, ancak ortak yönü, otoriter/totaliter bir sistem kurmak olan devletlerde geçtiğimiz yüzyıl boyunca görülmüştü. Ve sonuçları acı verici oldu.

Bu anti-entelektüalist fikriyat, toplumunun genel geçer ahlak yargılarına uyumlu davranmayan (ki bu ahlak yargılarının tutucu/bireyi boğucu/çoğu zaman iki yüzlü olduğunu biliriz) kişileri ve kurumları, “topluma yabancı” mihraklar olarak damgalayarak, her türlü yenilikçi, iktidarın fikri hegemonyasını bozucu, genelgeçer ahlak ve değer anlayışlarını zorlayıcı, ve aslına bakılırsa dar bir çevreyi etkileyebilen hareketi boğmak ister.

Bunu niye yapar? Çeşitli nedenleri vardır. Ama ana neden kendisini iktidara taşıyan zihniyet dünyasını “tek doğru” olarak kabul etmesi, tüm “kamu” hayatını buna göre dizayn etme kararlılığıdır. Türk sağı ile devletçi geleneğin zevkle buluştuğu alanlardan biridir bu. Alın mesela Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerini, Kenan Evren’in 1980 sonrasındaki sözleri ile karşılaştırın. Müthiş bir benzerlik görürsünüz. O vakit de biz, sabah akşam aydınların bu topluma ne kadar yabancı varlıklar olduğunu dinler, “milletinden, milli değerlerinden kopuk” aydınların bu topluma ne kadar zararlı varlıklar olduğunu duyardık. Evren’in en sevdiği konulardan biriydi bu. “Ne yapayım öyle aydını?” derdi. Öyle derdi, çünkü 12 Eylül hareketi de zihinlerdeki iktidarını sürdürebilmek için toplumu bir “vasat” içinde tutmayı hedefliyor, bunu için de “sıradanlığın” dışına çıkan her türlü kişi ve kurumu yüksek sesle topluma şikayet ediyordu. Kendisi ise toplum adına konuşmaya yetkiliydi. Değil mi ki yüzde 92 oyla cumhurbaşkanı seçilmişti? Bundan ala kanıt mı olurdu?

Elbette ki 1982 Anayasası’na verilen destek ile AKP’ye verilen desteği bir tutuyor değilim. Ancak burada Türk sağı ile Türk devletçiliğinin buluştuğu bu “tutucu” gelenek “bizi gör” diye gözümüzün önünde durmakta. Bu iki geleneği buluşturan, “dünyaya açık” her türlü fikri, “topluma yabancı/toplumunu milli/dini değerlerine düşman” diyerek dışarıda tutma çabasıdır. Bu dünyaya açık fikirler olmadığında ancak Türk sağı ve Türk devleti kendini rahat hisseder. Elbette bu fikirleri yasaklayacak kadar ileri gitmez. Ama en azından “kamu” imkanlarını buna alet etmez. Hiç olmazsa burada sert bir duvar örmek ister. “Gidin nerede yapıyorsanız yapın” der. Burada beslendiği asıl ana damar ise toplumdaki geleneksel “şehirliden hazzetmeme”, onu çoğu zaman “züppe” bulma tavrıdır. Toplumdaki bu Sünni-muhafazakar tutuculuk, devlete ve Türk sağına kullanışlı bir cephane sağlar. Oraya yaslanırlar.

Türk devlet geleneğini şevkle sahiplenen AKP’nin sanata/tiyatroya bu saldırısı şaşırtıcı değildir, dolayısıyla. Fakat bir başka dikkat çekici nokta ise bu hücumun entelektüel kesimde son yıllarda genişçe bir biçimde tartışılan “Tiyatro ölüyor mu? Ne işe yarar?” tartışmaları eşliğinde cereyan etmesi. Kimi entelektüel kesimde de uzun zamandır hem tiyatroya sırtını dönen, hem de “cumhuriyet ideolojisi eleştirisi”nin baskınlaşmasıyla birlikte “toplumu modernleştirmeyi amaç edinen cumhuriyet tiyatrosu/sanatı”nı tepedeki konumumdan indirmeye çalışan bir anlayış egemen olmuştu. Bir yandan da bu, gerekli bir tartışmaydı ama bilhassa şehirli entelektüel kesim bunun yerine ne koyacağını da bilememekteydi. Bu umursanmadı. Bunun yerine sadece o konumu parçalamak ve yerine bir şey koymamak yeterli gelmekteydi. Eğer peşine muhafazakar hükümetin hucümü gelmeyeydi, entelektüel bir yıkım/yaratım süreci olarak adlandırabilirdik olup bitenleri.

Velhasıl mevcut durumda şunu hesaba katmalıyız: “kamusal” hayatta görünür olduğunda var olabilen, sınırlı da olsa “dünyaya açık” bir konumda durabilen, elbette eleştirilebilecek çok yanı olan “sanat”ın tartışılması ile; “halkın taleplerini yerine getiriyorum” iddiasıyla her türlü “farklılığın”, mutaassıp bir anlaşıyla kamusal hayattan kazınması arasında ince filan değil, epey kalın bir çizgi vardır. 

http://www.radikal.com.tr/1087157108715710

YORUMLAR
(10 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

Aziz Nesin hocam, sen kalk ben yatam! - ertanyaman

Gelmiş geçmiş bugüne kadar Türkiye'de geçen her gün, her saat, her dakika Aziz Nesin'i hiç haksız çıkarmadı... Aklımdan hiç çıkmayacak olan "Zübük" isimli o muhteşem eseri bu kadar mı iyi bir şekilde bugünü anlatabilir... Bu bir yana, tarih boyunca dünyanın her yerinde her bölgesinde aydın, bilim insanı ve sanatçılar hep dinlerle problemli olmamış mıdır zaten? Aristosunden Galilesine kadar, Antik yunanından Rönesansına kadar, din adına konuşanlar hep aydınlarla, bilim insanlarıyla uğraşmadı mı? onları katletmedi mi? Onları hep yabancı görmedi mi, halkın değerlerinden uzak demedi mi? Herşeyi geçtim, bu din denen şey çoğunuzun bağlı bulunduğu hanefilik mezhebinin fikir babası imam-ı Azam'ı işkencelerle katletmedi mi? Biz size yabancı kalmaya devam edeceğiz sayın başbakan, sizin "özgürlük" sandığınız şey bizi bozar...

etiket - demekistediğim

İktidar, her fırsatta şikayet ettiği ve "mağdur" u olduğunu basa basa vurguladığı etiketleme sistemini günümüzde sadece biraz farkla uygulamaktadır. Durum bence tartışmasız bir biçimde karşı devrim, sivil sözde "anti" darbe'den ibarettir. Resmi bayramlarımızın kutlanmasıyla ilgili yapılan ve yapılacak olan simgesel değişiklikler bile bu sürecin bir parçasıdır. Her zaman dediğim gibi sorun ne yazık ki farkındalık değildir... % 50'nin yine bana göre çoğunun aslında bundan memnun olmasıdır...Çoğu meselede olduğu gibi yazıda geçen tiyatro-sanat "devrimi" nde ise başbakan kendisiyle aynı düşünmeyen veya az da olsa kendi sürecine potansiyel bir engel olarak gördüğü kurum ve/veya kişileri "elitist", "jakoben" etiketini yapıştırarak seçmenlerinin önüne atmakta ve çok açık bir biçimde kendince dayanakları da ortaya koyarak (ki bir fikri olmasa bile buna karşı olanlar "alıntı" yapabilsin) hedef göstermektedir. Elbette bütün seçmenleri bunu "yemiyor" olabilir ancak 2002'den beri yaşanan gelişmeler karşısında "demokrat" olduğu için ak partiye oy verdiğini belirtenlerin oranı nasıl artıyor olabilir ki? "Demokratik" likten ne anlıyoruz?

10 yıl mı gerekliydi bunu anlamaya Yervart Bey? - pierre woodman

10 yıl mı gerekliydi bunu anlamaya Yervart Bey? Etnik kimliğinizi "affedersin" ön kabulüyle ağzına alan RTE "Ermeni açılımı" dedi, herkes atladı. "Kürt açılımı" dedi, herkes atladı, "alevi açılımı" dedi herkes atladı, "ileri demokrasi" dedi herkes atladı, "askeri vesayet bitiyor" dedi herkes atladı, "Dersim" dedi, herkes atladı. 12 Eylül yargılanacak, yazınızın spot fotoğrafı zaten her şeyi anlatmasına rağmen yine herkes atladı. Şimdi bu bahsetiğim hangi konularda 2002'ye göre bir değişiklik, bir iyileşme var? Söyler misiniz? Gerilemeleri söylemeyeyim isterseniz. Katranın kaynatınca şeker olmayacağını bilmemek bu kadar zor mu? "Tarihimizle yüzleşiyoruz, tabu yıkıyoruz" masalının ve o masallara sazan gibi atlamanın bizi nerelere getirdiğini gördünüz işte. Dünya görüşü, çapı belli olan RTE'nin bu konularda prim toplaması mümkün müydü bu aydın geçinenlerin kendilerine verdiği destek olmasaydı?

ARADA - pispor

1980 eylülünden beri bir akrabalık var.

RTE - gokkurt

kadar köktencisi gelmedi bence. Zira Türk sağının en önemli demagoji cephanesi üniversite hocalarına, "kendileri gibi yaşamayan" sanatçılara, diğer dini grublara çakmak olmuştur. Ama şu ana kadar hepsi az veya çok laikliği hiç bir kez AKP'nin yaptığı kadar örselememiştir. AKP-RTE'nin kafasındaki adil düzen, son söylemlerden anlaşılıyor ki, Tanzmimat öncesi dönem. Tanzimat ile bu memlekete laiklik gelmiş, Şeri yasalara göre ondan önce Osmanlı çoğrafyasında gayri müslümler muhtar bile olamıyormuş, adlarını ve dinlerin değiştirip müslüman oldukları zaman ancak devlette göreve geliyorlarmış. RTE laikliği örselemeye başladıktan sonra şimdi de ortalara Tanzimatı atmaya başladı. Sorun onun gözünde Osmanlı modernleşmesi ile başlıyor. RTE - "Bunlar tanzimattan bugüne kadar her şeyi kendilerinin bildiğini iddia ederler." ilişim - http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20482854.asp

Sanata öfke, - Vadideki Adam

Başkabanımız sadece kendi fikirleri yörüngesinde güzel ve etkili konuşuyor. Kültürel ve sanatsal alanda ne yazık ki her kesim ile paydaş kucaklayıcı konuşmalar yapamıyorlar, çünkü öteki eksende son derece öfkeliler. Şu da gerçek; fildişi kuleye çıkmış sanatçılar da var, halktan halkçılık adına uzaklaşan, ancak sn. başbakanımızın ve ankara belediye başkanının kayıtsız şartsız sanata karşı ön yargı tutumları ülkemizin kültürel panoramasını cılızlaştırıyor. Tiyatrocularımızın tamamına yakın bölümü başarılıdır, seçtikleri oyunlar kalitelidir. Tamam her türlü oyun oynanır, ama vatan millet diye kuru kuru duygulanmakla da sanat olmuyor, devrim mevrim demekle de olmuyor. Bu iktidarın en büyük zaafi kültürel ve sanatsal olaylara soğuk bakışı. Elbette istisnası da var. Özetle sayın başbakanımızın sanata karşı önyargılı öfkeli bakıştan sıyrılıp bu tür konuları konuşurken gülümsemesini gönülden diliyor saygılar sunuyouruz.

aydınlar yabancıda başbakan değil mi? - mobilepeople

başbakan ve benzerleri yıllardır hep aynı söylemi dillendirip halkı entellektüel gelişime düşman hale getirip kendi değirmenlerine akan suyu beslediler. kendileri sözüm ona hep halkçı-halktan birileri oldu ama okuyan, düşünen sorgulayan insanlar hep bu topluma yabancı veya toplum düşmanı olarak addedildiler... benim kafama takılan başbakanın halktan birisi olduğu konusu. sanki kendisi villalarda yaşayan, saraylarda iş yapan, çocuklarını ABD'de okutan, gemiciği olan tabiri caizse parayla oynayan bir zat değilmiş gibi kendini halka yakın görmek gibi bir söylemi nasıl dillendirebiliyor anlamak mümkün değil. en azından ben istediğim zaman tiyatro sanatçılarının koruma ordusuna (ki öyle bir ordusu olan tiyatro sanatçısına rastlamış değilim) takılmadan iki muhabbet edebiliyorum böyle halk düşmanlığına can kurban....