12 Mart'ın kahramanı

Bugün işkence konusunda yepyeni çığırlar açmış olan Faik Türün'ü yâd edelim istedim. Türün'ün günlündeki işkence Kafka'nın, Sade'ın muhayyilesini epeyi zorlayacak yöntemlerle ürüyordu.

Bu yıl da 12 Mart’ı sessiz sedasız uğurladık.
Oysa o dönemin kanlı kahramanları, şimdi neredeyse kahraman demokrat ilan edilen kimi asri paşalara el vermiş olanlardı. Bugün birini yâd edelim istedim.
İşkence konusunda yepyeni çığırlar açmış olan Faik Türün’ü.
“İşkence edebiyatı, beynelmilel komünizmin süregelen bir taktiğidir. Benim kulağıma da aklın almayacağı işkencelerin yapıldığı yolunda söylentiler geliyor. Hatta müracaatlar oluyor. Ben, yapılan müracaatları araştırdım: işkence denen hareketin ekseriyetle tabana vurulan birkaç sopa ve tokattan ileri gitmediğini gürdüm” demeciyle kendini aklamaya çalışıyordu. Tarih, 27 Mayıs 1972’ydi.
Oturup bir yazıyla kendisini uğurlayayım diye gazete arşivine başvurduğumda, Faik Türün hakkında bir bilgi dosyası bulunmadığını görmüştüm. Beynelmilel komünizmin gözü dönmüş düşmanı, kanlı şanlı Türün Paşa, çoktan unutuluşun serin sularına havale edilmişti. Büyük ihtimalle, 2003 Şubatı’nda öldüğünde, yaşı tutan Türkiye vatandaşlarının büyük kısmı şaşırmıştır. Üstüne ne paşalar görmüş oldukları için hesaplaşamadan tarihe havale ettikleri Türün’ün hâlâ yaşamakta olduğunu bile bilmediğini fark edenler olmuştur mutlaka. Nitekim 12 Mart’ın en önemli isimlerinden Faik Paşa’nın ölümü, gecikmiş bir utanç vesilesi olarak sessiz sedasız kaydedildi. Bir kez daha, hemen unutuluvermek üzere. Sönük cenaze törenine eski silah arkadaşları ve ailesi katıldı.
Ordu Komutanlığı bahçesinde yapılan ilk törende konuşan (Soner Yalçın’ın, ‘Nâzım’dan şiirler okuyan, Uğur Mumcu’nun ölümüne ağlayan demokrat, darbe karşıtı’ olarak lanse etmeye çalıştığı) 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, öfkeliydi. Elden ele geçen meşalenin düşürülmediğinin, alevinin her dem taze kaldığının bilinmesini istiyordu. Faik Türün’ün iyi bir vatan evladı olduğunu belirtmekle kalmıyor, hazır yeri gelmişken kimi münafıklara da ağızlarının payını veriyordu: “Ziverbey Köşkü’nün yolunu bilmiyorum. Benden önceki ordu komutanları da Ziverbey Köşkü’nün yolunu bilmez. Çok eminim ki Orgeneral Türün de Ziverbey Köşkü’nün yolunu ve kendisini bilmez. Bazı insanlar, demokratlığın yolunun üniformaya küfretmekten geçtiğini sanıyor. Bu iş böyle değil, biz halk çocuklarıyız. Faik Türün gibi bir insanın halkına silah çekmesi olabilir mi?” sözleriyle doğru dürüst sorulamamış bir sorunun cevabını kendiliğinden veriyordu. Oysa yanılıyordu. Hasan Pulur’la yapmış olduğu söyleşide Türün, o köşkü gayet iyi bildiğini ikrar etmişti.
Çoktan yıkılıp site olmuş Ziverbey ya da asıl adıyla Zihnipaşa Köşkü’nü Çetin Doğan’ın bilmediğine inandık diyelim ama işkence görenlerin korkunç tanıklıklarına rağmen 1978’de Yavuz Donat’la söyleşisinde Faik Türün, sonsuza dek adıyla anılacak olan işkence merkezi köşkü konforlu olarak nitelendiriyor ve “Gözaltına alınanlara adeta iltimas olarak daha iyi bir yerde barınmalarını teminen ve tamamen insani maksatlarla münasip bir yer aradık” diyor, köşkü uygun bulup bütün aydınların sorgularını orada yürüttüğünü anlatıyordu. Yani iyi vatan evladı Paşa, münafıklara şahane bir köşk tesis etmişti. Sözünü ettiği konforu emekli Tümgeneral Celil Gürkan’ın anılarından biliyorduk. Gürkan, eli ayağı kalın zincirlerle bağlı olarak işkence gördüğü yerin 4 metreye 4 metre boyutunda, tahta zeminli, harap bir oda olduğunu yazıyordu. 

İşkencenin ce’si
Faik Türün’ün günlündeki işkence besbelli Kafka’nın, Sade’ın muhayyilesini epeyi zorlayacak yöntemlerle ürüyordu ki itiraf ettiği ‘tabana birkaç sopa ve tokatlar’ karşısında infiale kapılan vicdanı rahatlıkla küçük görüp beynelmilel tuzaklara yakıştırıyordu.
Nitekim ‘Çayan Davası’na bakan Üç Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin bir ‘ara kararı’, faşist darbe mantığının hukuku suiistimal eden güzide örneklerinden biriydi: “...Sanıklardan bir kısmının tazyiklerde bulunulmakta olduğu iddiası, dava ile re’sen ilgili bulunmamaktadır... Askeri Mahkemece, sanıkların işkenceye tabi tutulup tutulmadıkları cihetinin tahkiki yoluna gidilse dahi ve bir an için bu iddianın gerçek olduğu sübut bulsa dahi bu tesir ve tazyikin gerçeği söyletmek gayesine mâtuf olarak mı, yoksa şu veya bu şekilde ifade almak maksadıyla mı yapıldığının tesbiti imkân dahilinde bulunmaması ve delillerin serbestçe takdiri yönünde herhangi bir etkisi olmaması sebebiyle bu konuya ilişkin itirazların ve taleplerin reddine oybirliğiyle karar verilip açık olarak tefhim edildi...”
Kısacası, darbe mahkemesi, insanların işkence görüp görmediği bizi ilgilendirmez demekle kalmıyor, işkenceyi ‘gerçeği söyletmek gayesine yönelik’ ile ‘şu veya bu şekilde ifade almak maksadıyla yapılan’ olmak üzere ikiye ayırıyor ve birincisini açıkça mazur görüyordu.
İşkencenin meşrulaştırılması gayretleri, 12 Mart işkenceci paşalarının inceliğe ve gizli saklıya vakti olmayan dilinde işte böyle karşılığını bulmuştur. Basının o dönemde işkence vakalarını yansıtma konusundaki hevessizliğine karşın ‘Yeni Ortam’ gazetesi bir atakta bulunmuş, 3 Şubat 1973’te işkence kurbanı Kadriye Deniz Özen’in, duruşması sırasında mahkemeye sunduğu dilekçeyi yayımlamıştır. Özen, dilekçesinde kendisine yapılan işkenceleri ayrıntılı olarak anlatmaktaydı. Hemen ertesi gün, kahramanımız, iyi vatan evladı, rahmet isteyen Faik Türün’ün imzasıyla bir bildiri kamuoyuna duyuruldu: “Sıkıyönetim Mahkemelerinde görüşülmekte olan ve yakında başlayacak davaların sanıklarına emniyette ve tutukevlerinde işkence yapıldığı iddiaları çeşitli vesilelerle sürdürülmektedir. Bu iddiaların sorgulama ve yargılama ile ilgili görevlilerin üzerinde baskı yapmak, sıkıyönetim mahkeme kararlarına gölge düşürmek maksadıyla yapıldığı bilinmektedir. Bu nedenle, konuyla ilgili her türlü basın, yayın yasaklanmıştır. Uymayanlar hakkında 1402 sayılı kanunun 3 ve 16. maddeleri gereğince işlem yapılacaktır.
Faik Türün Orgeneral, 1. Ordu ve İst. Sıkıyönetim Komutanı” 

Paşa’nın cemaziyülevveli
Faik Türün, 1913’te Bursa’da doğdu. Savaş yıllarında, 1942’de Harp Akademisi’nden mezun oldu. 1950-51 yılları arasında Kore Savaşı’na katılıp ‘Gümüş Yıldız’la ödüllendirildi. 1960’ta tuğ, 1969’da orgeneralliğe yükseldi. 12 Mart Muhtırası’nın ardından başlatılan Balyoz Harekâtı sırasında, sıkıyönetim komutanı olarak şevkle işe girişti. Gazete sahiplerini toplayıp onlara sıkı bir gözdağı verdi. İstanbul’da iki kez sokağa çıkma yasağı ilan etti. Fırtına 1 ve Fırtına 2 operasyonlarıyla solcu bilinen binlerce aydın, öğretim üyesi ve vatandaşı işkenceden geçirtti.
Emekli olduktan sonra birçok parlak meslektaşı gibi özel bir şirkette gönül huzuruyla yöneticilik yaptı. Kendisinden asla hesap sorulamayacağını iyi biliyordu. Onun halkası olduğu zincir, daha kaç kuşağın gırtlağını sıkacaktı. Nitekim 12 Eylül öncesi son bir gayretle yeni darbeyi engellemeye çalışan siyasetin bataklığı; Demirel’in Adalet Partisi, Faik Türün’ü cumhurbaşkanı adayı olarak göstermişti.
Onca insanın acı çekmesine neden olan Faik Türün, anıyla şanıyla 90 yaşını da görüp ‘ebediyete intikal etti’. Suç ve günahları üstüne daha örgütlü ve ses geçirmez olanlarından korkunç bir inşaat kuruldu. O, kendinden sonra gelen vahşet uygulayıcıların da sarıldığı sözlerle hep, “Her şeyi vatan için yaptım” diyordu.
Yaşayan takipçileri hâlâ suratımıza pişkince sırıtıyorsa, ölünün ardından konuşmak farzdır.

.