Aksesuvar kadınlar

Türk siyaseti kızıştıkça karşılıklı atışlar elbette gözden ilk çıkarılacaklar üstüne, yani kadınlar üstüne yapılıyor. </br>'Türk kadını' tamlaması, hiç sorgulanmadan hayatımızın orta yerinde durmadan kullanılıyor. Türk erkeği diye bir gerçeklik olmadığından değil.

Türk siyaseti kızıştıkça karşılıklı atışlar elbette gözden ilk çıkarılacaklar üstüne, yani kadınlar üstüne yapılıyor.
'Türk kadını' tamlaması, hiç sorgulanmadan hayatımızın orta yerinde durmadan kullanılıyor. Türk erkeği diye bir gerçeklik olmadığından değil. Sorunsallaştırılması gereken bir durum yok semtin bu yakasında.
Erkek, nasılsa her halükârda özne.
Oysa 'Türk kadını' her şeyden önce 'Türklük imgesi' meselesinin anahtarı. Çağdaşlık diye aceleye getirilmiş gecekondu bir öğretinin yüzü. Dolayısıyla devlet güvencesiyle koruma altına alınmış mükemmel bir resmi var hepimizin gönlünde.
Kalın çizgilerle hunharca basitleştirilmiş karikatürler olarak milli istikrar ülküsüne kurban edilmiş kadın, Türkiye Cumhuriyeti'nin önde gelen günahlarındandır. Adorno'nun sözleriyle, 'her türlü özden arınmış, saf bir görüntü haline gelmiş, bütün bireyselleşmenin bir yanılsama olduğunu hissettiren' kadın kalıpları. Aceleye gelmiş Feride eskizleri.
Cumhuriyet'in güvencesi tablosunda aydınlık gülüşleriyle mazbut ve gururlu poz vermeye zorlanan şehirli elit Türk kadını. Eşinin gölgesinde uslu
uslu dinlenmesi gereken.
Bu imgenin tehdit altında olduğu iddiasıyla sonsuz gerilimler yaşıyoruz. Sekülerliğin bir başörtüsü ardına saklanabilecek kadar küçültülüp kavruk bırakılmış yorumu üstünden tartışmaya çağırılıyoruz. Kadınların sesi ile aramıza parazitli marş sesleri giriyor. Kadın sesi hayatımızdan kapı dışarı ediliyor. Onun yerine stüdyo kaydına dönmüş, klişelerle soluklanan, asimile edilmiş Cumhuriyetçi kadınların gürültüsüyle yetinmemiz bekleniyor. Bu minvalde kışkırtılan kadınlar kendilerini belki ilk kez özne hissetmenin verdiği coşkuyla, gerçekten de laikliğin başörtüsüzlük demek olduğunu zannederek başı kapalı hemcinslerini hırpalamaya çalışıyor.
Çoktan alışmış bulunduğumuz bu tatsız itiş kakışın son günlerde kendine bulduğu mecraya bir bakalım. Tacize uğrayan çocuklara karşı muhbir çocuklar projesiyle tıynetini çoktan açık etmiş olan AKP'li Nimet Çubukçu'nun Baykal'a yönelik sözleri gündemi tuttu. Çubukçu, "Eşiyle akşam yemeği bile yemeyen, yanında hiçbir yere götürmeyen biri, başörtüsüyle eşini her yerde temsil eden, eşinin yanından ayrılmayan kadını oraya yakıştıramıyor" demişti. Çubukçu, bu neresinden tutsanız elinizde kalacak argümanıyla besbelli o herkesin suiistimal etmek konusunda yarıştığı Nilüfer Göle'nin mahrem kavramsallaştırmasına göndermede bulunuyordu. Türbanını takıp hayatın her alanında görünebilen kadını, arka planda tutulan, görünmez kılınan kadına yeğlediğini haykırırken hayati bir noktaya parmak bastığından emindi. Oysa onun sözleri de özünden arındırılmış berbat bir kabuğu cilalamaktan ibaretti. İmgeler dünyasının iğvasına kapılmıştı.
Kadını menkul-gayrimenkul tanımıyla tartıyor, taşınabiliri taşınmaz karşısında göklere çıkarıyordu.
Baykal, Çubukçu'nun sözleri karşısında anlaşılan önce sessiz ve soylu bir duruşta karar kılacaktı ki meşrebi elvermedi. Bu durumda en çok okunan büyük gazete yazarlarını zor durumda bırakacağını bilmiyordu elbet. Nitekim Fatih Altaylı, o gün gururla Baykal'a ses oluyordu: "N. Çubukçu'nun sözlerini okuyunca hemen Baykal'ı aradım. 'Söyleyeceklerimi lütfen yazmayın. Yanıt veren olmak istemiyorum' dedi ve 'Yazılmamak kaydıyla' görüşlerini aktardı. Altaylı bu sözleri bire bir aktardıktan sonra, " 'Deniz bey bu sözleri yazmalıyız. Ben de siyasetçi olsaydım, benim eşim de Olcay hanım gibi davranırdı. Bu sözleri kadınlar için yazmalıyız' diyorum. Sonunda razı oluyor. Off the record, on the record'a dönüşüyor."
Altaylı ve gazetesi bileğinin hakkıyla yayınlama iznini koparttığı böylesine özel bir açıklamayla övünedursun, o gün çıkan bütün gazetelerde Baykal'ın Altaylı'yla yapmış olduğu 'off the record' konuşma kelimesi kelimesine aynı olarak yayımlanıyordu. Meğer herkes Baykal'la benzer, özel, 'off the record' konuşmalar yapmış.
Aynı gün, 'putkırıcılığı' kuvvetli bir yazar; Ertuğrul Özkök de 'Haydi sizi provoke ediyorum' başlıklı bir yazı kaleme almıştı. O da Olcay
hanımın tutarlılığına ve kişiliğinin sağlamlığına kefil oluyor, Çubukçu'nun gafına ateş püskürüyordu: "Haydi, Devlet Bakanı Nimet Çubukçu'nun bürosunu basmaya."
Oysa kırılacak put, provoke edilecek okur yoktu. Bu toplumun Cumhuriyet tescilli kamuoyu, Çubukçu'nun dediklerini çoktan tel'in etmeye hazırdı. Zaten aklı başında olan herkeste 'Olcay hanım konusu de nereden çıktı şimdi? Kadını rahat bırakın' duygusu sabitti.
Bu iki yazarın yazısında da ilgimi çeken bir ortak nokta vardı. Özkök de Altaylı da eşlerinin Olcay hanıma benzediğini özellikle vurguluyorlardı. Kadının makbulü böylesiydi.
Yukarıda sözünü etmiş olduğum kamuoyunu en başarılı yansıtan bu iki yazarın da gösterdiği gibi hepimiz, doğru olanın Olcay hanımın tavrı olduğunu biliyor, bilmiyorsak da bir yanımızla seziyoruz.
Ama meselenin müstehcenliğe kayıveren bir kulbu da var. Baykal, hayırlı bulduğu bu konunun bir süre daha kapatılmasını istemiyor olmalı ki ertesi gün de salvolarını sürdürüyordu. Bu kez de Muharrem Sarıkaya'yla samimi bir kelefon görüşmesi yapıyor, eşiyle çarşıya çıkışını anlatıyordu: "Alışveriş yapmak için birlikte Armada'ya gittik. Karşılaştığımız herkes önümüzü kesip Olcay'a yöneldi, elini sıkıp sarılıp öpmeye, kutlamaya başladı...Baktım bana ilgi gösteren yok, Olcay'a ilgi ise çok; kıskandım." Baykal söyleşide coşmuş, neredeyse haykıracak; 'Benim karımı çarşıda çok seviyorlar. Beni Cumhurbaşkanı seçin.'
Baykal, eşi hakkında "Benim mesleki hayatımın aksesuvarı olmayı reddediyor" derken ve bu ve buna benzer şeyleri günlerce uzun uzun anlatırken Olcay hanımın da bütün çabalarına rağmen aksesuvar olmaktan kurtulamamışlığına yanıyoruz.
Sonuçta bütün bu heyecan dolu arena günlerinde söz alan herkes, birbirini suçlarken aynı dereden su getiriyor. Kadının arka planda,
kendine biçilmiş kostümüyle sessiz ve düzgün durması gereken hayatları
erkek erkeğe konuşuyorlar.
Bu milleti dünya aleme temsil edecek olan bir siyasinin yanına nasıl bir eş yakışacağı üstüne ahkâm kesmeden duramıyoruz. Türk kızlarına örnek olma vasıflarından dem vuruyoruz. Liberallik sandığımız dil de muhafazakârlık sandığımız dil de aynı kıraathanenin tavanında yankılanıyor. Bir birey olarak, bir özne olarak düşünülemeyen kadının hayatımıza yerleştirilme çalışması tükenmez bir coşkuyla sürüyor. Hayatları, jürisi silme erkek olan bin bir çeşit yarışmada helak olarak yaşayan kadınların
'gösterilme' biçimlerinden oluşan hayat stratejilerine sığınıyoruz.
Esma Esad vesile olmuştu. Yazmıştık. First lady'lere duyulan aşırı ilginin; onların hayatını paslı makaslarla kırpıp masal prensesleri çıkarma gayretinin altında yatan ideoloji vahşi dişleriyle sırıtıyor. Bütün bu kafası örtülen, açılan, yakışıklı, yakışıksız bulunan, cana yakın, pek soğuk ilan edilen, destek ya da köstek diye yaftalanan kadınlar, hayatın kadından arındırılması, kadının dekoratif bir unsur olarak bir erkek iktidarına zincirlenerek bağışlanabilmesi yolunun yansımaları.
Bütün hayatını bir memlekete yönelik aidiyet ilişkisiyle açıklayan,
o ilişkisini de Batı karşısında görücüye çıkmak olarak algılayan;
bu konuda en ufak bir mahcubiyet duymadan yükümlü kılındığı insan haklarına riayet dayatmasına küfürler ederek katlanan bir millet çıkıyor maalesef bu resimden. Ne kadar çağdaş, değil mi? Kadınların, ilk vazgeçilecek piyonlar olarak birer aksesuar tadında ortaya sürüldüğü; ancak gençlik, güzellik, şıklık zariflik ölçütleriyle tartıldığı bir arena.
Kadın düşmanlığının en derin benliğine kakılmış olduğundan kuşkusu olan varsa uyansın, meselenin anahtarı, dini inanca saygı, laisizm ve benzeri konular değildir. En derin benliğine kakılmış olan kadın düşmanlığıdır.
Kadını en ufak bir mahcubiyetin gölgesinde dinlenmeden bir
aksesuar olarak, erkeğin yanında duruşu ve fedakârlığının sınırıyla
tartan bu dil hayatımızın üstüne çökmüş tesbih şaklatıyor.
Parlamentoda sayısı çok olursa çağdaşlığımıza yakışır düşüncesiyle meclisteki varlıklarıyla övündüğümüz siyasiler de Çubukçu ile Arıtman.
Bilmem bilir misiniz? Aksesuvar, suç ortağı anlamına da gelir.