Amerika'nın suratı

Çağ şart koşmuştur. Herkesin bir Amerika'sı vardır. İster dünyanın en az ses veren kuytularında yaşıyor olun, ister metropol gürültüsünden sarhoş; Amerika yalnız uzak bir memleket olarak değil...

Çağ şart koşmuştur. Herkesin bir Amerika'sı vardır. İster dünyanın en az ses veren kuytularında yaşıyor olun, ister metropol gürültüsünden sarhoş; Amerika yalnız uzak bir memleket olarak değil, bir ruh halini kışkırtan, sizi ille bir tavra zorlayan hayalet olarak hayatınızın tepesinde asılı durur. Herkes, Amerika'sını kendi keşfeder.
Kimileri için vaat edilmiş topraklardır, kimileri için bütün geçmişin silineceği bir sıfır noktası. Kimileri için korkunç bir uğultudur, kimileri için doğaçlamanın coşkusu. Amerika, dünyanın her karışına sızmış bulaşmış bir varlıktır, her şeyden önce. Nereye kaçsanız, Amerika'nın sınırlarından öteye geçemezsiniz. Dolayısıyla Amerika, bir masaldır. Sert bir masal. Bütün mitolojilerin, bütün varoluş biçimlerinin iç içe geçmiş olduğu bir söylence.
İkiz kulelerle birlikte ülkemizin önde gelen yazarlarının kalbinin kırıldığını, gençlik hülyalarının darmadağın olduğunu görmek, kimimizi utandırdıysa da hiçbirimizi şaşırtmadı. Malûm binaların ufuktan silinivermesi, sanki ölenlerden daha güçlü bir etki yarattı, New York severler üstünde. Yoksunluklarını dile getirebilen şehirli orta sınıfın kendine bir Mekke yaratıp rüyalarını onun etrafında örgütlemesinin anlaşılmayacak yanı yok. Dünyanın ulaşılabilirliği arttıkça, okyanuslar kolay aşılabildikçe New York da filmlerden tanıdığımız bir şehirler anası olmaktan çıkıp hiç değilse bir kez olsun kaldırımlarında sincaplarla birlikte seke seke yürüyebileceğimiz bir şehre dönüştü. Ama bunun da ötesinde bir ütopyanın eskizi gibi; bir Büyük Elma, bir erime potası olarak her dinden, dilden, ırktan, kültürden insanın bir arada var olduğu bir şenlik mekânıydı, karşımıza bütün görkemiyle dikilen. Paris'in, dünyanın bütün sürgünlerini çeken; şiirin, sanatın ve başkaldırının dekoru olan loş kafeleri, nice devrim görmüş arnavutkaldırımı sokakları, 2. Dünya Savaşı'nın esas kahramanı, uygarlıkların hamisi Amerika'nın dünyaya açılmasıyla birlikte usul usul cazibesini yitirdi. Amerika'dan önceki her şey gibi bir anıya dönüştü. Gözler, ruhlar, rüyalar New York'a döndü.
Artık, Batı, Amerika'ydı. Amerika'ya en içtenlikli, en iyi niyetli bir çabayla nüfuz etmiş olanlar, en 'cool' insanlarıydı memleketimizin. Dolayısıyla 11 Eylül sonrası, öncü Amerikan ruhunun temsilcisi, büyük şair Walt Whitman'ı dahi çatlatacak bir dille güzellemelere soyunanlar, 'Amerikan yurtseverliğinin mayası ve hamuruna' saygı ve hayranlıklarını sunuyor ve yine de 'cool' ve 'aydın' kalacaklarından hiç şüphe duymuyorlardı. Yeterince doyurulmamış rüyalarını New York'un yakışıklı kulelerine bağlamış olduklarından, o kulelerde ölenler de o kuleleri yok edenlerin beslendiği nefretin kökenleri de umurlarında değildi.
Besbelli Amerika, onları usulca terbiye etmişti.
Hemen sonra
Amerika daha silahlarını doldurup bütün dünyayı gerilimli bir beklentiye astığında hazırlığını, 'Uygarlığın terörle savaşı' olarak adlandıranlara hatırlatacak birkaç nokta var. Şahin Artan'ın Bianet'teki dökümünden alıyorum.
17-21 Eylül haftası, askeri donanım üreticisi şirketlerden Raytheon'un hisseleri yüzde 37, L3 Communications'ınkiler yüzde 35.8, EDO'nunkiler yüzde 24.8, Alliant Tech Systems'ınkiler yüzde 23.5 değer kazandı.
28 Eylül'de başlayan Afganistan askeri harekâtında Reuters'e göre 982, Guardian'ın kapsamlı araştırmasına göre 3500'ün üstünde sivil öldü.
26 Ekim'de PATRIOT taslağı, yasalaştı. Yürütme ve yargı organlarının alıkoyma ve izleme yetkilerini genişleten yasa, hükümete, herhangi bir yerli ya da yabancı politik grubu 'terörist' olarak nitelendirme hakkı veriyor. Ev ve işyerlerinin gizlice aranmasını yasallaştırıyor; sağlık, finans, iş ve eğitimle ilgili özel kayıtlara giriş, telefon dinleme, internet iletişim izleme olanağı veriyor.
28 Ekim'de ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, CNN'de CIA'in suikast,
darbe organizasyonu gibi gizli operasyonları üzerindeki 25 yıllık yasağın Bush tarafından kaldırıldığına yönelik haberleri teyit eden bir konuşma yaptı.
13 Aralık'ta Bush, 1972'de Sovyetler Birliği'yle imzalanan, nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik 'Antibalistik Füze Anlaşması'ndan çekildiklerini açıkladı.
2002, 11 Nisan'da Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, bir askeri darbeyle devrildi. 48 saat sonra görevinin başına döndü. Darbe destekçisi Bush, "Umarım Chavez ders almıştır" dedi.
17 Nisan'da Rumsfeld, 'Birleşik Komuta Planı'ndaki değişiklikleri açıkladı. Amerikan askeri gücünün yapılanması, tarihinde ilk kez tüm dünyayı kapsayacak biçimde tasarlandı.
6 Mayıs'ta ABD, Uluslararası Suç Mahkemeleri nezdinde herhangi bir yükümlülük taşımadığını, dolayısıyla savaş suçlarıyla ilgili hesap vermeyeceğini açıkladı.
2001 sonbaharında 5 adrese gönderilen şarbonun incelenmesiyle, bakterinin Amerikan Ordusu Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü'nde (USAMRIID) kültive edilen bir alt türden olduğu anlaşıldı.
Bunlar, 11 Eylül sonrası, Amerika'nın uygarlık savaşından seçilmiş enstantaneler. Uygarlığın tanımı üstüne bir kez daha düşünmeye ne dersiniz?
Sezar'ın suratı
Blair'in danışmanı Robert Cooper'ın nisan ayında sunduğu programı okudunuz mu? Batı, "herkese eşit davranmamaya alışmalı" diyor. "Kendi aramızda açık ve işbirlikçi bir güvenlik sistemi ve yasalar çerçevesinde hareket etmeliyiz. Ancak postmodern Avrupa kıtasının dışında kalan devletler söz konusu olduğunda, bir önceki çağda başvurulan; güç kullanımı, koruyucu saldırı, hile gibi gerekli her yola başvurabilmeliyiz. Balta girmemiş ormanda mücadele ederken, orman kanununa göre davranmalıyız" diye açıklıyor. Avrupa'ya gönülsüz, kendini Amerika imparatorluğunun uçbeyi olarak gören Britanya'nın dışişleri danışmanının, Amerika'nın zaten kurulduğundan beri sürdürdüğü politikayı meşrulaştırma çabası tüyler ürpertici değil mi?
Son zamanlarda Amerikan basınında fütursuzca kullanılan 'imparatorluk' kelimesi, Bush ve temsil ettiği iktidarın hedefini açık ediyor. Roma İmparatorluğu'nun bile yanaşamayacağı güçte emperyal bir cumhuriyet. Dünya düzenini gerekirse zor kullanarak yeniden kuracak olan cumhuriyet. Harvard'lı bir profesörün dediği gibi, "Söz konusu düzen, sadece Amerika'nın emperyal amaçları yararına içimlendirilmektedir. İmparatorluk, çıkarına uyan uluslararası hukuk kurallarını (örneğin Dünya Ticaret Örgütü) uygularken, işine gelmeyenleri (Kyoto Protokolü, Uluslararası
Ceza mahkemesi, ABM Antlaşması) tanımazdan gelerek sabote etmektedir."
Amerikan sağının gözdelerinden Charles Krauthammer'in lafı inceltecek vakti yok: "Amerika Soğuk Savaş'ı kazandı, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ni yanına aldı, sonra da Sırbistan ve Afganistan'ı toz duman etti. Avrupa'nın bir hiç olduğunu kanıtladı."
Büyük aktör Sean Penn, gazetelere verdiği savaş karşıtı ilanda, Bush'a, savaştan söz ederken suratında beliren sırıtmayı hatırlatıyor. Yeni çağın Sezar'ı, imparatorluğunu sürdürmek için her şeyin mubah olduğunu biliyor.
O sırıtış, denetimsiz gücüyle sarhoş olan tiranın sırıtışı.
Türkiye'yi işi bitince halledilecek bir tetikçi olmaya zorlayan, engellenemeyecek olan savaştan hiç değilse pay alalım diyenlere insanlık ve etik hatırlatmak beyhude olur. Onlara sadece, uyanın, Amerika'nın savaşı bütün dünyaya karşı. Siz de bizim kadar siyahsınız, demek gerekiyor.