Başka iklim yok mu?

Kâgir demokrasi kalesi AKP'nin seçim öncesi fevkalâde bir manevrayla çıkarıverdiği polisin elini güçlendiren, denetimini azaltan kanun değişikliği, seçimlere hazırlanan bütün partiler tarafından baştacı edildi.

Kâgir demokrasi kalesi AKP'nin seçim öncesi fevkalâde bir manevrayla çıkarıverdiği polisin elini güçlendiren, denetimini azaltan kanun değişikliği, seçimlere hazırlanan bütün partiler tarafından baştacı edildi. Tetikte beklemekte olduğu anlaşılan polis de son zamanlarda gözaltında işkenceyi, sokak ortasında travesti paralamayı artırıverdi.
Seçimlerde bu partilere oy verenlerin neyi onaylamış olacaklarını bir kez daha, yılmadan; okur tekrardan bezse de usanmadan hatırlatmak zorundayız.
Önce İnsan Hakları Vakfı'nın yayımladığı basın duyurusunu okuyalım:
"Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nda yapılan ve polislerin keyfi uygulamalarına yol açacak yetkiler içeren değişikliklerin gündeme gelmesinden bu yana, keyfi gözaltı uygulamalarında, işkence ve kötü muamele iddialarında büyük artış gözlenmektedir. Bu süreç, Türkiye'nin
üç ayrı ilinde ve yalnızca son on beş günde üç kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanmıştır.

  • Çanakkale Emniyet Müdürlüğü'nde hırsızlık iddiasıyla gözaltında tutulan Hakkı Çangı adlı kişinin 04 Haziran'da nezarethanede kendini astığı belirtildi.
  • İzmir Alsancak Polis Karakolu'nda hırsızlık iddiasıyla gözaltında tutulan E.T. (26) adlı gencin 06 Haziran'da kendini astığı belirtildi.
  • 14 Haziran'da İstanbul Sarıgazi'de polisler tarafından şüpheli olarak yakalanan, Dudullu ve Acarlar Karakolu'nda tutulan Mustafa Kükçe, 15 Haziran günü tutuklanarak konulduğu Ümraniye Cezaevi'nde yaşamını yitirdi. Kükçe'nin gözaltında işkenceye maruz kaldığının tıbbi raporla doğrulandığı ve yakınları tarafından morgda çekilen fotoğraflarla vücudundaki izlerin belgelendiği belirtildi.
    Gözaltında ölümlerden ikisinin 'intihar' olarak açıklanması, işkence ve kötü muamele kuşkusunu ortadan kaldırmadığı gibi, özgürlüğünden
    yoksun bırakılan kişilerin yaşam hakkı başta olmak üzere tüm haklarını koruma sorumluluğunun ve yükümlülüğünün devlete ait olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.
    Bu ölümler, 'işkenceye sıfır tolerans' söylemine sahip iktidarın bu iddiasından tamamen vazgeçtiğinin bir göstergesidir. Polisin artan yetkilerinin uygulamada yaratacağı sorunları göstermesi bakımından gözaltında ölümler, keyfi gözaltı ve işkence uygulamalarındaki artış, iktidar tarafından bir uyarı olarak algılanmalıdır.
    Son olarak Diyarbakır'ın Pirinçlik Jandarma Karakolu görevlileri tarafından 17.12.2006 tarihinde gözaltına alındıktan sonra yaşamını yitiren Şemsettin Yavuzkaplan adlı çocuğun (16) ölümüyle ilgili açılan
    adli soruşturmanın takipsizlik kararıyla sonuçlanması örneğinde olduğu gibi gözaltında ölümlerle ilgili cezasızlık sorunu, bu vakaların da cezasız kalacağı yönündeki kaygılarımızı artırmaktadır.
    Etkili bir cezalandırma için; gözaltında ölüm olayları, ölümleri yaratan koşullar, nedenler ve uygulamalara ilişkin kanıtlar, derhal ve bağımsız soruşturma ilkeleri doğrultusunda toplanmalıdır. İşkencenin tıbbi ve hukuki açıdan doğru ve etkili bir biçimde belgelendirilmesine ve soruşturulmasına ilişkin ilkeleri belirleyen ve Birleşmiş Milletler
    belgesi olan İstanbul Protokolü (2002) doğrultusunda bağımsız bir soruşturma yürütülmelidir. Soruşturmalarda işkencenin etkin bir biçimde belgelenmesi ve soruşturulması konusunda bağımsız uzman kişi ve kuruluşların bilgi ve görüşlerine başvurulmalıdır.
    Türkiye İnsan Hakları Vakfı, bu konudaki uzmanlığı ve deneyimiyle, işkencenin cezalandırılması amacına ulaşılmasını sağlayacak her türlü
    katkıyı sunmaya hazırdır."

    Kimin hukuku?
    26 Nisan İşkence Görenlerle Uluslararası Dayanışma Günü'nün arifesinde bir kez daha Birtan Altunbaş davasını hatırlayalım. 'İşkenceye
    sıfır tolerans' politikasının nasıl uygulandığına bir örnek olduğu için.
    16 yıldır bir türlü sonuçlanamayan Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Birtan Altunbaş'ın işkencede ölümü davasında mahkeme sonunda karara varmıştı.
    Savcılık, birkaç yıl önce işkenceyi bir kez daha tespit etmiş ancak cezada "Öldürme kastı yoktur. Ölüme yol açan işkenceyi de hangisinin yaptığı belirlenememiştir" muhteşem gerekçesiyle indirim yapmıştı. Ceza indirimiyle başı okşanan kamu görevlisi sanıklar, duruşmalara gelmeyerek, sürekli kaçarak davayı zamanaşımına sokmak için epeyi uğraşmıştı. Avukatlarının özlü sözlerinden birini kaydetmişim: "Maktûl de Türkiye Cumhuriyeti'nin evladı. O yüzden elbette hak gaspı söz konusuysa, bunun ortaya çıkarılması gerekir. Diğer tarafta suçlanan polis memurları var.
    Bu kişiler, kendi nefisleri için değil, ne yapmışlarsa devletin çıkarları için yapmışlardır. Yapılanlar, hukuka aykırı olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığı için yapılmıştır." İşkenceci avukatının bu savunması, kimsenin hiçbir şekilde yadırgayacağı bir gerekçelendirme işlemi değil.
    Davanın sonlarına doğru sanıklardan, daha önceki duruşmalar için 'kendilerine ulaşılamayan' emekli polis memurları Ahmet Baştan ve Süleyman Sinkil, mahkemeye birer ifade metni göndererek Altunbaş'ın öldürülmesini üstlendiler.
    Bu arada, Altunbaş'ın sorgusunda diğer sanıkların bulunmadığını söylediler. Davacı avukatı Oya Aydın, bize şaşıracak bir şey yok, demişti. Vicdan azabına dayanamayarak sonunda cinayetlerini itiraf etmiş 'insan' söz konusu değil. Aydın, sanıkların itiraf ifadelerinin 'şu an nüfuzlu durumda' olan diğer sanıkları kurtarmaya yönelik olduğunu iddia ediyordu: "Birer ifade mektubu göndermişler. 'Vicdan azabı duyuyoruz. Sorguda ikimiz vardık. Altunbaş kendini sağa sola çarpıp küfrettiği için müdahale ettik. İşimizi yaptık. Sanıklardan İbrahim Dedeoğlu bizimle değildi. Buna dönemin emniyet müdürü Hasan Özdemir de tanıktır. Altunbaş, Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne kaldırıldığında, Dedeoğlu savcı Nuh Mete Yüksel'le birlikte geldi. Diğer sanıklar sorguda yoktu' diyorlar. Bu iki ayrı ifadenin avukat tarafından yazdırıldığı çok açık. Dilleri çok benzer; sanki tek kalemden çıkmış gibi."
    Şimdi başkomiser olan, dönemin Terörle Mücadele Şubesi'nde Dev-Sol sorgu timinin şefi olan Dedeoğlu, daha önceki ifadesinde Altunbaş için 'Örgütün kandırdığı bir çocuktu; onu ikna etmeye çalıştık' diyerek zımnen sorguda bulunduğunu ortaya koymuştu. Ahmet Baştan'sa ilk savunmasında 'Ben sorguda yoktum, Altunbaş'ı diğer dört kişi sorguladı' demişti. Mafya dizilerinden artık bütün millet aşina:
    zor geçitlerde küçükleri kurban etmek elzemdir. Amerikan dışişlerinin bile adını anarak işaret ettiği Birtan Altunbaş davasının artık çözüme ulaştırılması gerekiyordu. Gönül istemez, yargı nazlanır ya, bu çocuğun öldürülmesinin hesabını yalandan çıkarıvermekte yarar vardı. Büyükleri korumak adına birkaç küçük, bir azap hikâyesiyle yolcu ediliverir. İçerideki rahatları nasılsa sağlanacaktır.
    Ama olmadı. Dün, gazetemizde haberi vardı. "Yargıtay başsavcılığı, Birtan Altunbaş'ı gözaltında işkenceyle öldürmekten sanık dört polise verilen
    8 yıl 10'ar aylık cezaya onama istedi."
    Yani henüz bu polisler dışarıda. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, cezaları onaylarsa dört emekli polis tutuklanacak ve yaklaşık 3'er yıl 6'şar ay hapis yatacak. Karar bozulursa da zamanaşımı gündeme gelecek ve polisler bir gün olsun yatmadan, hatta kimileri mahkemeye teşrif bile etmeden sürdürecekler şanlı hayatlarını.
    İşte işkencecilere ceza vermemek için akla karayı seçen Yüce Türk Hukuku'nun bir zaferi daha.
    Hukuk, devletin. Hukuk devletini rüyanızda görün. Kamu görevlilerinin; vatanı savunmak için eli sürçüvermiş şanlı memurlarının saçının teline
    bile kıyamayan hukukun önünde boynumuz kıldan ince.
    Bu arada, ortalığa dökülmüş oy isteyen partilerin bu konuda herhangi bir itirazı çalındı mı kulağınıza? Herhangi bir muhalefet sesi yükseldi mi Hrant davasının, Şemdinli davasının, Birtan davasının ve daha nice davaların sonuçlanamamasına karşı?
    Emekli asker çetesi Ergenekon'un davasına yayın yasağı getirildiğini biliyorsunuz yine yüce Türk mahkemelerince. Gerekçesi kulağımıza küpe olsun diyedir:
    "...kamu düzeni, kamu güveni ve toprak bütünlüğünün korunması,
    devlet sırlarının açıklanması..."
    Devlet sırları ve toprak bütünlüğünün güvencesini tuhaf emekli yüzbaşılara, eli bombalı astsubay emeklisi suikastçılara yüklemiş bir devletin hukuku.
    Bize, 'Haydi hep beraber geri dönüyoruz' diyor. 'İşkencenin, gözaltında kayıpların, olağanüstü hallerin, faili meçhullerin o bildik iklimine. Boşuna heveslendiniz. Hep söyledik ama size bir türlü dinletemedik: Başka iklim yok!'