Bayram benim neyime?

23 Nisan'ı beklemedi. Mahkeme, tutuklu yargılanmaları talebini ısrarla reddediyordu.

23 Nisan'ı beklemedi. Mahkeme, tutuklu yargılanmaları talebini ısrarla reddediyordu. Sonunda, beklenen o 18 Nisan günü karar açıklandı. 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babasını 21 Kasım 2004 günü evlerinin önünde kurşuna dizen dört polis memuru beraat etti.
23 Nisan Çocuk Bayramı için size hediyem, Uğur öldürüldüğünde yazmış olduğum yazıdır.
Yazının bağlandığı soru, artık daha hayati. Çocukları şerefli katil ya da terörist maktul olmaya zorlayan dünyamız can çekişiyor. O gün görmezden gelinmişti. Bugün görelim hiç değilse:
"Tam bir hafta geçti. Bu süre içinde Uğur'un, ayağında terliklerle kana bulanmış cesediyle yüzleşmeyi reddettik. 12 yaşındaki Uğur, Mardin Kızıltepe'de babasıyla birlikte güvenlik güçlerince öldürüldü çünkü. Çünkü bu memlekette yaşayan, asabiyet içinde kendine bir isim arayan, ister Türk ister Türkiyeli halkım, ORADA olan bitenler üstüne herhangi bir söz sahibi olma hakkından daha başından feragat etmiştir. İnsan olarak, aynı sınırlar içinde yaşamakta olduğu, Türk olmasa da Türkiyeli vatandaşlarının hayat güvenliği üstüne söylenecek bütün sözleri silahlı güçlere teslim etmiş, rahatlamıştır. İşte Uğur'un çocuk bedeni kanlar içinde bir soru işareti gibi yatarken, bu ölümü de bambaşka bir dünyanın, aklımızın ermeyeceği çatışmalarının büyük ihtimalle hak edilmiş bir sonucu olarak görüyor, susuyoruz. Bunca zamandır az satan birkaç basın organı dışında başta Umur Talu olmak üzere ancak birkaç kişinin ilgisini çekebilmiş olan bu ölümler de hesabı sorulmamış binlerce ölümle birlikte dikilmiş, gözlerimizin içine bakıyor.
Şimdi ne yapacağız? Bir kez daha kalakaldık mı çok sıktığı için boynumuzdan çıkarıp attığımız vicdan yakasının karşısında?
12 yaşında bir çocuğun, 'dokuzunun yarasında yakın atış izlenimi uyandıran barut izleriyle sağ ve sol eline dört adet, vücudunun sırt bölgesine dokuz adet olmak üzere toplam 13 adet mermi' ile vurulmuş olması dünyanın savaştan uzak durmakla övünen her ülkesinde kıyamet koparır. Öğretmeni tarafından 'az önce sokakta arkadaşlarıyla oynuyordu; 5-C sınıfından öğrencim' diye teşhis ettiği Uğur ve babasının evlerinin önünde, ayaklarında terliklerle toplam 21 kurşunla öldürülmesinde bir haber değeri göremiyorsak Türk basını olarak kendimizi toptan lağvetmenin zamanı gelmiştir. Ancak ora insanının yoğun çabaları ve birkaç vicdan militanının gürültü çıkarmasıyla toparlanabiliyorsak...
Hayatından bu kadar kolay vazgeçebildiğimiz çocuk ve babasının hikâyesini bu gün Ahmet Şık'ın kaleminden okuyacaksınız.
Bu haberi okurken neler hissedecek, neler düşüneceksiniz bakalım? Bu konuda bir açıklama yapma zahmetinde bulunmayan İçişleri Bakanlığı, idari soruşturma başlattığına göre kendisine zar zor bir meşruiyet edindi bu konu da. Gerçi bir mahkeme kararıyla dosya üzerinde 'gizlilik' kararı alınmış ya, bu haberi okuduğunuz, çevrenizdekilerle tartıştığınızda artık 'vatan haini' damgası yemezsiniz. Mardin Valisi'nin açıklamasıyla yetinseydik, Uğur ve babasının, terlikleriyle karakol basmaya kalktıkları sırada vurulduklarını okuyup geçecektik. Şimdi de 'Dur' ihbarına
uymayıp ateş açtıklarını iddia ediyor, güvenlik güçleri. Başucuna uzun
namlulu silahı yerleştirirken terliklerini çıkarmayı unutmuşlar. Uğur, hele o bölgede katlinden sual olunmayan çocukların ilki değildi elbet. Belki katlinin hesabı sorulan ilk çocuk olabilir. Ama bu da hayatımızda bir devrimin ateşleyicisi olacak değil maalesef. Aslolan, Uğur'un nasıl bir dünyadan kovulmuş olduğu gerçeğidir.
Nasıl bu hale geldik?

Aman incinmesinler
Bu memlekette, en hassas koruma altına alınmış olan; güvenlik güçleridir. Emniyet ve askeri güçlerin moralinin bozulmaması için kendilerine sonsuz bir özgürlük alanı tanınmıştır. Güvenlik güçlerinin incinmemesi her şeyin önünde gelir. Devlet diktesinin de gücüyle ÖZGÜR basın, bu konudaki dikkatiyle vatandaşına göz yaşartıcı fedakârlıkta bir rehberlik görevi üstlenmiştir. Elinde silahı olan ve güvenliğimizi sağlamakla yükümlü Emniyet güçlerinin isabetine yönelik en ufak bir kuşkuyu dile getirmek, sizi bir çırpıda 'marjinal' yapacaktır. Avrupalı olma yolunda atmakta olduğumuz hiçbir adım, bu gerçeği değiştirebilecek kudrette değildir. İşkenceci polisler hâlâ ve mümkünse hiçbir zaman cezalandırılamaz. Gözaltında ölümüne sebebiyet verdikleri kurbanlarının hesabı da kendilerinden sorulamaz.
Zamanaşımı onların yanındadır.
İşkence yuvaları kurmuş cuntacı generalleri bile rahmetle anmak zorundayız. 33 Kürt'ü kurşuna dizip idam cezası alan Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın adı, daha geçtiğimiz mayıs ayında bir Jandarma
Sınır Taburu'na verilmedi mi?
Meselenin adını koyuverelim. Bu topraklarda polisin ve askerin morali her zaman bir çocuğun canından önce gelir.
Onları eleştirmek, bu kurumların ıslahının gerektiğinden söz etmek son derece tehlikelidir. Güvenlik paranoyasının topyekûn ülke sathına yayılması, sık sık düşman listelerinin çıkarılıp kendi fikir tartımızla dünyaya bakabilmemizin engellenmesi şarttır. Hepimize tek yol olarak gösterilen, kimi sertlikleri, münferit zalimlikleri olmakla birlikte bu kurumların en ufak bir eleştiri esintisinden uzak tutulmaları gerektiğidir. Bu, güvenliğimizin bedelidir. Onların da burnundan kıl aldırmayan bu ruh hali içinde düşman bellediklerinin yaşama hakkına yönelik en büyük tehdit oluşturuyor olması doğal.

Çocuk deyince
Çocuk katili Amerika diye haykırırken korunaklı, dokunulmaz Emniyet güçlerimizin 'terörist' diye çocuk katletmesini hazmedebilmek de bu toplumun ruhundaki yarılmayı göstermektedir.
Oradan yeni haberler geliyor. Kızıltepe ilçesinde, ellerinde 'Vali halka hesap versin' dövizleriyle bu ölümleri protesto eden, hükümet konağının önünde oturma eylemi yapanlara coplarla saldıran polis olayı görüntüleyen DHA muhabirinin kamerasındaki kasete de el koymuş. Uğur'un okul önlükleriyle eyleme katılan sınıf arkadaşları da gözaltına alınmış.
Kim bilir onlar nasıl bir muameleyle karşılaşmıştır.
Uğur'un, ölüleri teşhis için çağırılan kapı komşusu öğretmeni, Uğur'un başucundaki uzun namlulu silahı gösterip, 'Bu küçücük çocuk bu silahı taşıyabilir mi?' diye sorduğunda polisler, 'Karanlıkta koca adam gibi duruyordu' demiş.
Çocuk ölüleri karşısında ne hissediyorsunuz? Karanlıkta koca adam gibi durduğu için, başını sokabileceği bir evi olmadığı için, aç kaldığı, tedavi görmediği için ve daha birçok nedenle katledilen çocukların ölüleri nasıl oluyor da infial yaratmıyor bu toplumun bağrında? Asılabilsin diye yaşı yükseltilen çocukların cellatları nasıl hâlâ saygın kimliklerine bürünmüş, sıcak evlerinde ecel bekliyor?
Bu toplum, bu koca nüfus, vatan sevmekten çocuk sevmeye vakit bulamamış savaşçılar ve kasaba tüccarlarından mı oluşuyor?
Çocuğa yönelik, çocuğun kıymetini işaret eden nasıl bir örgütlenme görüyorsunuz hayatınızda? Bir çocuğun paramparça bedeni karşısında suspus olup yetkililerin açıklamasını bekleyecek sabrı, soğukkanlılığı nereden edindiniz? Terörist çıkarsa boşa üzülmüş olmak istemiyor musunuz?
Nasıl bu hale geldik?
Çocuk dünyasına yakın durmayan, hayatında bir tek çocukla hazmedilmiş bir tevazu içinde birlikte vakit geçirmemiş, bir tek çocuğun dilini asal kabul edip onun karşısında saygıyla titrememiş bir yetişkin için çocuk, elbette kolay unutulacak bir insan küçüğüdür. Çocuk dilini, çocuk
gözünü hiç merak etmeyen; onları bir an evvel eğip büküp güruha katmaya çalışan bu toplum, daracık dünyasında nefes darlığı içinde yaşayıp gidecek.
Bir çocuğun saçının bir tek telinin bu toplumun emniyetine feda edilemeyeceğini, edildiği takdirde emniyet duygumuzu sonsuza dek yitireceğimizi haykırmak gerek.
Uğur'un, kayda gelmeye tahammül edemeyen polisin tehdidi altındaki bütün sınıf arkadaşları 'çocuk bayramlarında' ona 'zarfsız kuşlar gönderecek'. Ya biz? Hiç değilse onları koruyabilecek miyiz?"