Bu Cerrah kim oluyor?

Çok olmadı, yine aynı başlıkla bu yiğit Emniyet Müdürü hakkında bir yazı döşenmiştim. Aşkının gerilimiyle hayatımızı heba etmekte olduğumuz bu güzel vatanın dirlik düzenliğini temsil eden şahsiyetlerden biri olarak ilgimizi çekiyor Celalettin Cerrah.

Çok olmadı, yine aynı başlıkla bu yiğit Emniyet Müdürü hakkında bir yazı döşenmiştim. Aşkının gerilimiyle hayatımızı heba etmekte olduğumuz bu güzel vatanın dirlik düzenliğini temsil eden şahsiyetlerden biri olarak ilgimizi çekiyor Celalettin Cerrah.
Yoksa postunu kaybetmesi, görevinden alınıp yerine bir başka vatanseverin getirilmesi gibi taleplerle kaybedecek vaktimiz yok. Onun, derinliğinin sarhoşluğundan milletçe saçmaladığımız devletimizin lodos yiyip suyun yüzüne vurmuş küçük balıklarından biri olduğunun farkındayız.
Ama Türkiye Cumhuriyeti devletinin emniyet, dirlik düzenlik, asayiş kavramlarının cisimleşmiş hali olarak bakmak zorundayız bu posbıyıklı beyefendiye.
Özellikle devletinin örtbas etme refleksinin uçbeyidir kendileri.
Nitekim Hrant'ın katledilmesinin üstünden üç gün geçmeden "Örgütle bağlantısı yok, milliyetçi duygularla işlenmiş bir cinayettir" açıklamasıyla olayı çözmüştü bile.
Bu reflekse Susurluk konusundaki Ağar-Çiller ve benzeri zevattan, Şemdinli konusunda şimdiki Genelkurmay Başkanımızdan, Sivas, Maraş katliamlarında, Gazi olaylarında işbaşında olan emniyetçi siyasetçi asker kalabalığından, Refah Partisi'nin kapatılması davasında partinin 215 sayfalık önsavunmasını bir gün içinde değerlendirip 80 sayfalık görüşünü Anayasa Mahkemesi'ne gönderiveren Vural Savaş'tan, 'Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz' diyen ebedi babadan, 12 Mart işkencehanelerine konukevi diyen rütbelilerden, 12 Eylül cuntasının vahşeti karşısında dirlik düzenlik gerekçelendirmelerine sığınan basın erbabı ve benzerlerinden çok ama çok, defalarca tanık olmuşluğumuz var.
Bu memletekin siyasi, toplumsal, ruhi atmosferi, bir kez şablonunu çıkarttığınızda Erke dönergeci gibi sizi oturduğunuz yerden aynı yazıyı çoğaltmaya itiyor.
Bu 'milliyetçi duygular' belirlemesinin ne anlama geldiğini, Cerrah'ın ağzında nasıl bir teselli armağanı ağırlığı kazandığını biliyoruz umarım.
O, bizi ferahlatmaya çalışıyor.
Çete mete yok, karanlık duygular, midemizin kaldırmayacağı fesatlık aramayın, demeye getiriyor.
Milliyetçi duygularla, yani iyi niyetle işlenmiş bir cinayet söz konusu.
Cerrah'ın genç ve rütbelerle donanmamış halini görmek için Ogün Samast'ın kolunda, çılgın Türklerin has örneklerinden bir kahramanla resme durup torunlarına anı bırakmaya çalışan polis ve jandarmalara bakmak yeterli. Onların hepsi Cerrah.
Dirlik düzenlik deyince nasıl bir pazarlık masasına oturtulduğumuzu bir kez daha hatırlayalım. Öncelikle milletin milli hassaslarla gayrimilli unsurlardan oluştuğunu kabul etmek zorundayız. Milliyetçi hassasiyetin bekçileri, cumhurbaşkanından en küçük polise kadar geniş bir yelpazede hazır ve nazır bekliyor. Kendilerinde de aynı hassasiyet türünün olduğuna dair net bir açıklamaya tenezzül buyurmasalar da milletin hassasiyetiyle oynamanın sonuçları üstüne hassas olmayanları uyarmak dışında bir faaliyet göstermiyorlar.
Sözgelimi Cerrah, hükümetin Lübnan'a asker gönderme kararını protesto eden dört genci lince kalkışan hassas magandaların başını okşamıştı. "Vatandaşlar haklı olarak tepki göstermişler. Güzel bir tepki" sözleri hepimize asayişin şartlarını bir kez daha hatırlatmak için çıkmıştı o değerli ağızdan.

Hatırlayalım
İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, dizilerde tanıyıp seyrine tiryaki olduğumuz âşık polis kahramanlara hiç benzemiyor, değil mi? Zamanında Savaş Ay'ın 'sert görünüşünün ardında yufka yürek' taşıdığı iddiasıyla bize sevdirmeye çalıştığı komiserin yufkasını hayatımızın hiçbir bölümünde göremediğimiz gibi, Umur Talu'nun adlandırmasıyla bu 'linç operatörü'nün insani herhangi bir tavrına tanık olmuşluğumuz yok.
Cerrah, yeni yetişen farklı polis kimliğine terk edilemeyecek kadar ciddi bulunan bu koltuğa oturtulmuş eski kesim bir müzelik, sonuçta.
Linç operatörü olarak yadırgandığında da yanlış anlaşıldığını iddia ederek savunmaya çekilmişti. Ama elbette diyeceğini bir güzel dedikten, hepimize yutturduktan sonra.
Bundan yedi yıl önce de kendisiyle benzeri bir emniyet sarsıntısı yaşamıştık. Büyük bombalamaların üstüne 'uzman' rütbesiyle gazetelerde sunulan gelmiş geçmiş emniyet müdürleri, şanlı OHAL valileri sanki hiç susmamışlar, emeklilikleri bir tevatürmüş ve hepsinin birer birer yaşattığı kâbus ebediymiş duygusuyla bizi sarsmışlardı. Mehmet Ağar, "Son zamanlarda teröre karşı alınan yumuşak tavır değişmeli" derken, Ünal Erkan, "Terör bitti diyenler bir kez daha düşünmeli" buyuruyordu.
İkinci çift bomba felaketinin üstüne İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın basını suçlu ilan edip Başbakanı'na şikâyet eden konuşması basın organları tarafından öfkeyle karşılandı. Basının, genel olarak incitmemek için çırpındığı emniyet güçleri karşısında apansız şahlanarak Cerrah'ı haddini bilmeye çağırması o sıralar besbelli kimilerine iyi geldi. Oysa asıl mesele, Cerrah'ın, haddini gayet iyi bilişi, ülkemizde bir emniyet müdürünün haddinin ne kadar geniş olduğunu, yeri gelmişken hatırlatmadan duramayışıydı. Başbakanı tarafından dünya âlemin gözü önünde sırtının sıvazlanması da haklı olduğunu gösteriyordu. Kimi basın kuruluşlarının müdüre karşı kullandıkları dil açık bir tehdit, neredeyse şantaj parfümlü bir mesajla harmanlanmıştı. Kendisine, 'Biz de şöyle böyle yapmayı biliriz, ayağını denk al' deniyordu. Cerrah da bir adım geri çekildi. Basın, müdürün siciline bir çentik atmış olsa da, iki taraf buz gibi bir anlaşmaya vardı.
Cerrah'la parlak anılarımızdan biri de fuhuş operasyonunda gözaltına alınan kadınların teşhir edilmesini savunma tarzıydı. "Polisimiz namuslu kişileri afişe etmez" diyerek linç operatörlüğünün yanı sıra iddialı bir namus overlokçulusu olduğunu kanıtlamıştı.
Polis yetkisinin kısıtlandığından şikâyetçi olan Cerrah, gözaltı süresinin iki günden dört güne çıkarılması, gerekirse 15 güne uzatılabilmesi, herkesin parmak izi ve DNA'sından ulusal bir veri bankası oluşturulması, metro-pollerde kayıt dışı ikamete izin verilmemesi ve daha birçok dikta rejimi uygulaması öneriyordu. Şimdiki koşullarda elinin kolunun bağlı olduğunu, ne kapkaçı ne terör eylemlerini engelleyebileceğini söylüyordu.
'Sevgili Savaş Ay'a, çocuklarına ilkokokuldan beri ateş etmeyi öğrettiğini, eşinin de kızlarının da iyi silah kullandığını söyleyen kasaba şerifi Celalettin komiser son demeciyle yine basının tepkisiyle karşılaştı.
Oysa seleflerine böylesine bodoslama girebilmek pek mümkün olamamıştı. Celalettin Cerrah, geleneksel komiserler zincirinin son ve zayıf halkasıydı.
Susurluk fatihi sonradan görme demokrat Mehmet Ağar'ı; yargısız infazlar sultanı, 'ölü ele geçirilen bayan' sözüyle unutulmaz Necdet Menzir'i; Yeşil'in yakını, JİTEM inkârcısı şahinler şahini Ünal Erkan'ı; DAL'ın başkomiseri, işkenceciler şahı Kemal Yazıcıoğlu'nu; OHAL valiliğinden bir servetle dönmüş olan Hayri Kozakçıoğlu'nu; kaç yalanı yakalanmış katliam şakşakçısı Hasan Özdemir'i unutmuşsunuzdur belki. Sakın ha.
İnsan, hassasiyetleriyle insandır. Linççilerin, gururlu katillerin, onların hassasiyeti konusunda hassas davranan, davranmayanları hassas davranmaya zorlayanların herhangi birinde hassas sıfatını hak eden bir duruş görebiliyor musunuz?
Hassasiyet tehdidiyle edinilmiş zorbalık hakkını canını dişine takarak savunanların dilinde en ufak bir insan hassasiyeti okunuyor mu?
Hayatımızın gardiyanları asayiş adına, istikrar adına, dirlik düzenlik adına ölümün, vahşetin, zulmün yanında çektiriyorlar bütün gururlu fotoğraflarını.
Aynı uyarıyla bitirmeli bu yazıyı da.
Şimdiye dek bütün hükümetler, bütün siyasi liderler öncelikle kendilerine bir polis seçtiler Şimdilik Cerrah'layız. Polise sığınırken aklınızda bulunsun.