Cesur bir kız çocuğu

28 yıldır aramızda özgürce gezinen Sezen Aksu tanıdığımız, bildiğimiz, sevdiğimiz kimseye benzemiyor. En üst düzey muktedirlerin uyarılarına ve caydırma çabalarına rağmen Diyarbakır'da sahne </br>alan bu küçücük kadının şarkıları tanklardan toplardan daha güçlü.</br><b>Fotoğraf: RAMAZAN YAVUZ/DHA</b>

Haberlerde yüzünü görüverdim. Kalabalık, inmeye çalıştığı platformun altında toplanmış, coşkuyla onun ellerine uzanıyordu.
O, kendisine uzanan ellere dokunabilmek için aşağı sarkmıştı. Kederli bir coşkuyla allak bullak olmuş yüzü usulca akıyordu. Yüzü, çırılçıplaktı. Aşkın, hasretin, acının, çaresizliğin, coşkunun, şefkatin en yakıcı anında yakalanıvermiş gibi. Bildiklerini toptan unutuvermiş, artık bildiklerine tutunamayacağını hissettiğinde bütün hazır ifadelerden soyunuvermiş, kaybolmuş çocuk yüzü. Onu ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım. Haberlerde. Diyarbakır'dan.
Sezen Aksu, yirmi sekiz yıldır aramızda özgürce geziniyor. Kocaman kulakları, kocaman dudakları ve derin mi derin gözleriyle ortaya çıktığında henüz on sekiz yaşındaydı. Ama kaybolan yıllardan dem vuruyor, daha o yaşında geniş ufuklara, beline kadar sarkacağı duygu uçurumlarına talip olduğunu gösteriyordu. Sesinin yakıcı derinliğiyle, ilk şarkılarında bile bizi birlikte uzun bir yolculuğun beklediğini hissettiriyordu. Ama sesinin, şarkılarının ötesinde bir gücü vardı sanki. Kendi kendine örmüş olduğu bir dokunulmazlık gibi. Popüler alanda alışık olmadığımız bir özgüvenle bakıyordu gözlerimizin içine. Şarkılarını söylerken fazla rahatsız edilmek istemeyen küçük bir savaşçıydı. O gencecik kız, başında halesiyle gelmişti.
O zamanlar bir gazeteye pek revaçta olan fotoromanlar çeken bir arkadaşım, şaşkın bir hayranlıkla anlatmıştı. Sezen, ilk plağıyla ün yoluna girdiğinde ona hemen bir fotoroman teklifi götürülmüş. Genç kız, menajerinin desteğiyle teklifi kabul etmiş. Lakin hazırlıklar tamamlanmaya yakın arkadaşımı arayıp bir buluşma talep etmiş. Yüz yüze geldiklerinde de bu fotoromanda oynamaya gönlünün elvermediğini, ama sebep olduğu maddi zararı karşılamaya hazır olduğunu belirtmiş. O küçük kadın, daha o zamandan istemediğini reddetmeyi biliyordu. Galiba önce onun tenezzülsüzlüğünü sevdik.
Türkçe şarkı dinlemeyi bilmediğimiz dönemlerde şair bir arkadaşımın beni ODTÜ'nün 80 öncesi itiş kakışından kaçırıp onun 'Minik Serçe' filmini seyretmeye götürüşünü hatırlarım. Arkadaşımın ikinci seyredişiydi. Film, iyi bildiğimiz bir Amerikan filminden apartma olsa da Sezen'in dokunaklı varlığı bizi cezbesi altına alıvermişti. Tanıdığımız, bildiğimiz, sevdiğimiz kimseye benzemiyordu. Karşısında kayıtsız kalmak imkânsızdı.
Şarkılarında aşk yakıcı bir isyan, şefkat sınırsız bir cömertlik olarak tanımlanıyordu.
Kendinden geçme halinin şiirini yazıyordu durmadan. Sesinin benzersiz rengi, dinleyeni büyük aşklar, büyük özveriler, büyük isyanlara kışkırtıyordu. Sesinde kırılgan bir kız çocuğunun küskünlüğüyle tutsak olmaya direnen bir kadının meydan okuyuşu iç içeydi. İnsana özgürlüğün mümkün olduğunu hatırlatıyordu sanki. Soyunmanın; kendini açık bir yara haline gelene dek soymanın erdem olduğu bir dünyadan ses veriyordu. Kimileyin coşumcu bir sokak şairi, kimileyin mahallenin isyankâr kızı oldu. Şiiri çok sevdi. Az bilinen bir şarkısında dile getirdiği gibi; 'alkışı sevdi. Bıçak sırtlarında dolaşmayı, kadınları, erkekleri, romanları, hele başkaldıranları' sevdi. Ya hep ya hiççiydi. Gülten Akın'ın 'Deli Kızın Türküsü' ağzına çok yakıştı: 'Beni ya sevmeli ya öldürmeli'. Duygularının zaman zaman insanı mahcup eden şiddeti; serüveni boyunca kendine has bir müzik cümlesine inatla çalışması; her şeyden öte her halükârda kendi olarak kalmayı başarması, onu farklı ve benzersiz kıldı. Şarkıları, herkesin hayatında birer noktalama işareti oldu.
Yıllar geçtikçe, buralı oldu. Aramızdaki mesafe iyice kapandı. Hayatımızın ses bandını yapan o kadını sevmek zamanla iyice güçleşti. Ünü, her kesime ulaşabilme gücü arttıkça neredeyse etik bir problem haline geldi, onu sevmek. Neredeyse 30 yıldır onunla beraberdik. Her birimizin en az iki-üç kere sığınmışlığı vardı bir şarkısının şefkatine. Taklitçileri bezdirmişti; artık onun tanıklığından uzak hayatlar sürmek istiyorduk. Uzun süre star kalan bütün yaratıklar gibi onu hırpalamak giderek bir özgürleşme yolu olarak göründü. O, alkışlara olan tutkusunun getirdiği starlık durumuyla başa çıkmaya çalışıyordu. Umursadığı, star olmanın kendisine sağladığı ayrıcalıklar olmadı hiç. "Ne kadar az yol almışım meğer/ ne kadar az/ Yolun başındaymışım meğer/ Elimde yalandan kocaman rengârenk/ geçici oyuncak zaferler/ Küçüğüm daha çok küçüğüm/ Bu yüzden sonsuz endişem/ Savunmam bu yüzden/ Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem" diye seslendiriyordu geldiği noktayı. Etik sahibiydi. Ne zekâsı, ne kişiliği elverirdi, çeşitli numaralarla aşkımızı diriltme çabasına girmeye. Saldırıları karşılıksız bıraktı. Hiçbir güç onun hayatını televolelere tercüme etmeye yetmezdi nasılsa. Bize yalnız yeni şarkılarıyla göründü. Cesurlar sevmeyi açıkça sürdürdü. Korkaklar, gizlice dinledi. Ama, ona topluca kulak verdik. Yeni şarkılarını merakla bekledik.
Sevgili arkadaşımı Diyarbakır'daki Nevruz kutlamalarına sürükleyen de yüreğiydi. Tankların, tüfeklerin çevrelediği; nice acılardan, nice sürgünlerden, nice baskılardan gelip toplanmış yüz binlerin karşısında şarkılarını söylerken de bundan yirmi sekiz yıl önce karşımıza dikilmiş olan cesur kız çocuğuydu. "Bu çok hüzünlü dünya macerasının orta yerinde karşılaştık" diyordu. En üst düzey muktedirlerin uyarılarına, caydırma çabalarına kulak asmamış, Diyarbakır'ın 'Newroz alanı'ndaki platforma çıkmıştı işte. Meydanda toplanmış beş yüz bin kişi şarkılarını onunla birlikte söyledi. Şiddetli yağmurun altında o güzel yüzü barışa, özgürlüğe, iyiliğe dönüktü. Bu küçücük kadının şarkıları, tanklardan toplardan daha güçlüydü.