DTP ve parlamento

Başbakan'ın, "Seçimle geleni Meclis dışına atarsanız, dağa gönderirsiniz" uyarısı hayati.

DTP'nin kapatılma sürecine girdik.
Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu kanıtlamaya, bu kendinden menkul gerçeği kafamıza kakmaya adanmış güçler bir kez daha geçici bir zafere hazırlanıyor.
Halkın iradesiyle milletvekiliğine hak kazanmışlar, bir kez daha kürsüden men edilecek. Konuşmanın, uzlaşmanın, barışmanın yolu bir
kez daha kapatılacak.
Yargıtay Başsavcısı'nın hazırladığı 'kapsamlı' rapor, DTP'nin 'PKK'ya yardım ve destek sağladığını' kanıtlamak için bin dereden su getiriyor. Partinin kapatılmasıyla yetinmeyip idam cezasının kaldırılmasına için için hayıflanan bir ruh haliyle milletvekillerini de müebbeten siyasetten koparma önerilerinde bulunuyor.
Başsavcının revnaklı kalemi, partinin adının Demokratik Toplum Partisi olmasını da 'trajikomik' bulduğunu belirtiyor.
Beklenmedik bir gelişme değil elbet. Genelkurmay Başkanı'nın bir devlet memuru olmasına rağmen 12 Eylül düzeninin kendine tanıdığı ayrıcalıkla 'adını anmak istemediği'ni ilan ettiği bir parti, milletvekilleri toplam kaç milyon oyla seçilmiş olursa olsun, temsiliyet gücü hiçlenmiş, meşruiyetini yitirmiş demektir.
DTP'nin çizgisi, yapabildikleri, yapamadıkları bir yana, bu durumun işaret ettiği daha geniş bir resme bakmalıyız. DTP'nin hataları, sevapları bu noktada tartışmamız gereken değildir. Sonuçta DTP da bu toprakların siyaset geleneğinden beslenen, bu topraklara has otorite ve iktidar yapısının dayattığı bütün hatalarla malûl bir parti.
Öncelikle DTP'nin Meclis'e buyur edilme üslubu konusunda bu toplumun demokrasi hassasiyetini önde tutan insanlar olarak hiç de hassas davranmadığımızı kabul etmek zorundayız.
Birçok konuda meşru bilinen, resmi olarak da tasvipten öte destek gören hassasiyetlerin dışında kalan bir hassasiyetten söz ediyorum. Demokrasi ve barış konusundaki hassasiyetten.
DTP milletvekillerinin medyada birer yaban olarak boy göstermesinin on yıllardır çözülemeyen sorunun vurucu bir aynası olduğu aşikârdır.
Kadın milletvekillerinin giyim kuşamından söz ederken kurulan
dil de kimin elinin kimin tarafından sıkıldığı, kimin onlara selam verdiğinin dökümü de, onların geçmişlerinden söz ederken âdetleri bambaşka olan bir dünyanın tuhaf yerlilerini anlatırmış gibi kurgulanan dil de bize bir şeyi açıkça gösteriyordu zaten. DTP milletvekilleri ve onların temsil
ettiği Kürtler, seyretmesi ilginç, güvenilmesi imkânsız yabanlardır.
Bu dilin, Barzani-Talabani söz konusu olduğunda ediniverdiği peçesiz ve kıyıcı tonlama zehirli gündemimiz Irak harekâtını da çıkmaza sokan unsurdur. Katliamlardan arta kalmış, kılıç artığı acılı bir halkın inandığı, güvendiği, ya da inanıp güvenmek zorunda kaldığı liderleri muhatap almayan, onlara kapının dışında yer gösteren resmi devlet yaklaşımı barışı değil, karşısına aldıklarının burnunu sürterek kazanılan bir zaferi hedefliyor.
Aşiret reisi lakabıyla küçümsediğin bir liderden daha sonra işbirliği beklemek, beklemekten öte talep etmek ne kadar diplomasi kurallarına uygun bir dildir?
DTP milletvekillerinin medya tarafından bu denli aşağılanarak manşetlere oturtulması; onlar hakkında piyasaya sunulan her bilgi kırıntısının hiç gerçeklik tartısından geçirilmeden yayımlanıvermesine alıştık. Daha dün bir haber programında Kurtulan'dan sonra bilmemkim de PKK eğitiminden geçmiş diye altyazı geçiyordu. O fotoğrafın Kurtulan'a ait olup olmadığı henüz kesinleşmemişken ve milletvekilinin kendisi o fotoğrafı reddederken.
Aynı dilin salyasının Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'e de nasıl bulaştırıldığı hakkında yıllar önce yazmıştım. Derdimize örnektir:
'Osman Yolcu', 'Çek Git Osman' ve benzeri manşetlerle karşılandı, Baydemir'in öldürülen gerillanın ailesine taziye ziyaretinde bulunması. Konunun askere havale edilip son sözün bir kez daha silahlı kuvvetlere bırakılması pek az demokratı incitmişe benziyor. Osman efendinin işine son verenler, onu işe alanın kendileri olmadığını unutmuş elbet. O, Diyarbakır halkının büyük bölümünün seçmiş olduğu belediye başkanı. Hani, geçenlerde İstanbul şehrinin göbeğinde belediye hizmetlerinin yetersizliği yüzünden bir bodrum katında boğularak ölen üç bebenin gelmiş oldukları şehir. Hani üstüne kimsenin 'Kadir efendi, çek git' diye bağırmadığı belediye cinayetinden söz ediyorum.
Barışın tanımını statükoyu özenle muhafaza etmek zannedenler yanılıyor. Muhafazakârlar muhafazası kârlı olanı çok iyi bilirler. Gelgelelim muhafazakâr kelimesini hakaret olarak alan demokratlarda da bir çırpıda bir 'had bildirici çoğunluk sözcüsü' edası boy gösterdi. Onlar da Kürtlerin çektiklerini biliyor, bu konuda devlet politikalarını eleştiriyorlardı, ama Baydemir'in taziye ziyaretini de lüzumsuz bir provokasyon olarak görüyorlardı. Bu hepimizi bir anda kıskıvrak pençesine alan tavrın bir refleks özelliği taşıdığını sakın ola unutmayalım. Bu refleksin gölgesinde de bu ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan, tarihin uzun bir kesitinde yok sayılmış, ezilmiş, aç bırakılmış, zorbalığın her türüne maruz kalmış bir halka yönelik duygularımız dinleniyor. En demokrat Türk'ün bile siyasi bir varlık olarak Kürtleri için için kendinden küçük gördüğünden; hayat alanını oluşturma yolundaki seçimleri üstüne rahatlıkla ahkâm kesebileceğine olan sarsılmaz inancından söz ediyorum. Siyasi Kürt hareketinin manevralarını onaylamıyor, hatta şiddetle kınıyor olabilirsiniz. Baydemir'in ziyaretinin ardında belki bizim içinden çıkamayacağımız karmaşıklıkta bir iç iktidar mücadelesinin stratejik bir karşılığı yatmaktadır. Benim daha ön plana çıkararak sorgulamak istediğimin, işin bu kısmıyla hiçbir ilgisi yok. Hepimizin bir an durup düşünmemiz gereken; duymak-görmek-bilmek istemediğimiz onca şeyin arasından bize sunulana inanıvermek konusunda neden bu kadar acul davrandığımız. Bu dilde insana, hayata, barışa yönelik bir dikkat, bir heves, bir ihtiyaç görebiliyor musunuz?

Rehinlerin başı vurula
DTP'lilere Meclis'te de kapıcı dairesinin gösterildiğini, bir süre
diğer partilerin yararlanabildiği koşullardan uzak tutulduğunu hatırlarsınız. İlk günlerinden itibaren de her alanda ve her platformda itirafa zorlandılar, rehin muamelesi gördüler. Bununla başa çıkabilme konusunda yeterince cevval ve hazırlıklı oldukları söylenemez elbet. Ama konumuz bu değil. Onlar, Meclis'e, içinden çıkılamayan ve hemen her gün
her iki taraftan da can alan savaşı durdurabilmek sözüyle geldiler.
PKK çizgisine yakın olabilirler. Bunu tasvip etmek mümkün olmayabilir. Ama halkın seçtiği bu insanlara bir siyaset alanı açmak, onlara
kulak vermek, PKK'nın savaşına da darbe vuracaktı.
Başbakan'ın "Seçimle gelenleri parlamento dışına atarsanız onları da dağa gönderirsiniz" uyarısı gerçekten de hayatidir. DTP davasında başsavcının trajikomik sözü bana da bir Yunan tragedyasını hatırlattı.
Hikâyesini bilirsiniz. Şimdiki Gürcistan topraklarında kral kızı olan Medea, Altın Post'un izine düşmüş Iason'a âşık olup, onunla işbirliği içinde kendi kardeşini öldürüp babasının yenilgisine önayak olur, Iason'un gemisiyle Korintos'a gelin gider. Uygarlığa gelin olmuştur.
Lâkin orada makamının yüceliğine rağmen herkes tarafından barbar muamelesi görür. İtilir kakılır. Sonunda bu kuzeyli kadın, Iason tarafından Kral'ın kızı uğruna terk edilmeyi hazmedemeyip Korintos'un kralını öldürür. Tarihçilere göre kaçarken çocuklarını bırakmak zorunda kalır. Çocuklar da Korintoslular tarafından parçalanır. Oysa Euripides, oyununu yazarken çocuklarını kin ve nefretten gözü dönmüş Medea'ya öldürtecektir. Medea,
uygar dünyanın temsilcisi Iason'dan olma çocuklarını da katleder.
Medea, uygarlık cilasıyla vahşetini sürdüren 'Batı' dünyasında barbar diye adlandırılır. Masumiyeti can yakıcıdır. İntikamı da öyle güçlü olur.
Savaş ancak barışla biter. Barışı sağlamanın yolu barışmaya yönelik bir niyetten geçer. Zafer kazanmak, kafa ezmek, yok etmek, sindirmek, sürmek isteyenlerin şimdiki durumdan hoşnut olduğunu varsaymak zorundayız.
DTP'nin kapatılması daha çok ortak çocuğumuzun öleceği anlamına geliyor.