Düğün ve cenaze

Karanlık bir kışa giriyoruz. Daraldık, ufalandık. Ölüm haberleri geliyor, ölüler sayılıyor. Zafere yazılan ölüler. Dilimize kilit vurmaya ant içmiş ölüm...

Karanlık bir kışa giriyoruz. Daraldık, ufalandık. Ölüm haberleri geliyor. Ölüler sayılıyor durmadan. Zafere yazılan ölüler. Yasa sayılan ölüler.
Dilimize kilit vurmaya ant içmiş ölüm. Ölümün sözcüleri. Yoksul cenazeleri gösterişli törenlerle kaldırılıyor.
Linçe kışkırtılan öfkeli yoksullar düşman belletildikleri yoksullara saldırıyor, onların evlerini taşlıyor, dükkânlarını yağmalıyor. Karakollarda tekdir edilip serbest bırakılıyorlar. Hassasiyetleri resmi kabul görüyor, öfkeleri meşru.
Ölüme inat düğünler yapılıyor dağlarda. Kış inmeden yapmalı düğünleri. Düğün mevsiminden geçiyoruz bir yandan da. Ama davul zurna seslerine silah sesleri karışıyor sık sık.
Sözgelimi geçenlerde yapılan bir düğünün haberi vardı. Mersin'de, 'Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı' Şevket Sümerler Mahallesi'nde Şırnaklı bir ailenin düğünü karakolluk olmuştu. Siteler Karakolu'na 50 metre uzaklıktaki alanda yapılan düğün bir anda kar maskeli özel timler ve polisler tarafından basılmış. Panzerlerle gelen polis havaya ateş açıp damadı gözaltına almış. Damat, kendisine 'Bölücüsünüz, vatan hainisiniz' dediklerini anlatıyor: : "Saat 17:00 sıralarında düğünümüz başladı. Bir süre sonra polisler Kürtçe şarkı söylenmesini hazmedemeyerek özel hareket timleri ile çevik kuvvet polisleri panzerlerle düğünü bastı. Havaya yüzlerce mermi sıkarken, halaydakiler kendilerini yere attı. Büyük bir arbede yaşandı. O esnada polisler, 'Teröristler, bölücüler, vatan hainleri' diye bağırıp düğündekilere cop ve kalaslarla vurmaya başladı. Karakolda hakaret ettiler. Düğünü basma gerekçeleri olarak 'Kürtçe şarkı söylendiği ve sarı, kırmızı, yeşil renklerin açıldığını' söylediler." Düğün sahibinin evlerine de mermiler isabet etmiş. Acaba mermi yarası olmayan ev var mı yörede? Damadın anası öfkeli: "Artık düğünlerimizi bile hazmetme güçleri yok. Sanki eylem yapıyormuşuz gibi maskeli timler ile çevik kuvvet polisleri birçok kişiyi dayaktan geçirdi. Şimdiye kadar yasımızı kendilerine tehlike buluyorlardı, artık düğünlerimizi de kendilerine tehlike görüyorlar" diyor.
Dağlarda da kış kapıdayken düğünler yapılıyor. İrfan Aktan, Yüksekova'yı Aktüel'e yazmış: "İlçeye güneş iner inmez, kadınlar telaşla fistanlarını ütüleyip kuaförlerin yolunu tutuyor; o günkü düğünün hazırlıklarına girişiyor. Yeryüzü beyazı gördü mü, ilkbahara kadar soğuk ve fırtınalı günler bitmediği için, bütün düğünler bu mevsime sıkıştırılıyor. İlçede genç kız ve erkeklerin herhangi bir buluşma alanı olmadığından, düğünler müstakbel evliliklerin temellerinin atıldığı tek etkinlik olarak göze çarpıyor... Halkın tek eğlence bahanesi olan düğünlerde, helikopter ve savaş uçaklarının yeri inleten sesine, ölüm haberlerine, savaşa rağmen, davul-zurnadan ve saatler süren halay fasıllarından vazgeçilmiyor. Bazı düğünler küskün aşiretlerin barışmasına, bazıları aşiretler arası ilişkilerin gerilmesine, bazıları İstanbul'un kenar semtlerindeki tekstil işçiliğinin bir kenara bırakılıp buradaki yoksulluğun tercih edilmesine, bazıları da askere gidişe vesile oluyor. Çoğu kez de düğün konvoyuyla askerî konvoy birbirine karışıyor; savaş ve barış aynı anda tadılıyor..."
PKK'nın Dağlıca baskını sonrası bir düğün konvoyunun saldırıya uğrayıp
yedisi ağır, 14 kişinin yaralanması da bu durumun en çarpıcı örneğiydi. Düğün konvoyu 12 askerin öldürüldüğü o baskından habersiz, davul zurna eşliğinde ilerlerken saldırıya uğramıştı. Bu olayı da mağdurların ve tanıkların ağzından dinleyemeden biledik süngülerimizi. İrfan Aktan, 17 yaşındaki bir tanığı ikna etmiş. Onun ağzından dinleyelim bir de: "Yaklaşık 15 araçlık bir düğün konvoyumuz vardı. Gelini Yüksekova'dan Yeşiltaş Köyü'ne götürüyorduk. Hani şu köprünün uçurulduğu köy var ya, işte oraya. Ben, sondan ikinci dolmuştaydım. Önce korucular yolumuzu kesip para istediler. Düğün konvoyunun önünü kim keserse, ona para verilir zaten. Para verilince, onlar da havaya ateş açıp damadı tebrik ettiler. Sonra yolumuza devam ettik. On dakika sonra, üstümüze taş yağdı. Hepimiz dolmuştan atladık. Bizi tarıyorlar sandık. Ama arkadaki dolmuş parçalanmıştı. Oraya koşup baktık ki, herkes kanlar içinde. Hepimiz donakaldık. Cep telefonu orada çekmiyor ya, o yüzden kimseye haber veremedik. Karşı tepedeki askerler, bize yardım etmesi için bir korucu gönderdiler. Fakat insanlar korucuya küfretti. Çünkü herkes, onların ateş ettiğini düşünüyordu. Doğrusu kimin ateş açtığını görmedik. Akşam, televizyonda "Dolmuş mayına basmıştır, yaralılar helikopterle taşınmıştır" dendi. Bu doğru değildi. Düğün için gelen dolmuşlarla taşındı yaralılar. Mayına basmadı dolmuş. Çünkü o dolmuştan önce biz geçtik. Mayın olsa bizim altımızda patlardı. Bir de mayın çukuru olmamıştı. Roketle ateş açılmıştı... Bir köylünün boynundan sürekli kan fışkırıyordu... Düğün bitti. Yeşiltaş'ın öğretmeni Cihan Metin'in de gözleri kör oldu. Çok ağladım ben. Askerlerin öldüğünü de ancak o akşam öğrendik..."
Her an asker koruması altında olan o noktada düğün minibüsüne PKK tarafından nasıl saldırılabildiğine o yöredeki kimsenin aklı ermiyor.
Kendisi de Yüksekovalı olan İrfan Aktan, sakıncalı bulunduğu için yayımlanmayan bir yazısında da Hakkâri'den Ankara'ya çöpten kâğıt toplamaya gidenlerin düğünlerini anlatıyordu. Çöpe dönmeden şaşaalı mı şaşaalı bir düğünle günler boyu halay çekenlerin hikâyesini.
Ankara'nın çöplerini karıştırıp kâğıt toplayanların hemen hepsi
Hakkârili. Yavuz iklimi, yaman yoksulluğuyla Hakkâri en çok göç veren
şehrimiz. Yüksekova'nın Hakkâri'si. Durmadan kanayan o dağların şehri.
Adını bile pek az insanın doğru telaffuz edebildiği karlı doruk.
İrfan Aktan, yanında fotoğrafçı arkadaşıyla düğün izlemeye giderken askerler ve köylüler tarafından uyarılıyor: "Sakın makineyi çıkarmayın, askerler silah sanıp ateş edebilir."
İrfan, o yazısında J. C. Scott'un "Tahakküm ve Direniş Sanatları"
adlı olağanüstü kitabını da anıyor. Scott, karnavalı, 'halkın gayriresmi mahkeme salonu' olarak adlandırır. Söylenemeyenlerin söylendiği,
ezilen, bastırılan sesin geçici bir dokunulmazlık edindiği alan, olarak.
Kürtlerin de Türklerin de gösterişli düğünlerinde yoksulluğa, ezikliğe inat bütün küslerin barışıp kol kola halay çekmesinde bir direniş okumamak mümkün değil. O sarhoşluk hali, dünyanın durmadan çimdiklediği, hayatın durmadan yaraladığı doğuştan yenik insanlar için coşkulu bir soluklanma anı.
O yaralı aidiyet, kaçınılmaz bir ihtiyaç çünkü.
Hayatta karar kılmanın, hayatta kalmakta ayak diremenin simgesel bir yükü var, halayların omuzlarında.
Böylesine acılı toplumlarda cenaze de cenazeden çok daha yüklü anlamlar ediniyor. Düğünler gibi. Yas, öfke ve kine; kutlama, inat ve direnişe dönüşüyor.
Düğünlerle cenazeler arasında tıkanıp kalan, hayatındaki yegâne nümayiş imkânını cenaze kortejlerinde, düğün konvoylarında bulan halkların bir arada mutluluk içinde yaşayabilmesi çok güç elbet. Henüz o iklime girmedik.