Ecevit'in son filmi

Hayatında şiire yer olduğu dönemlerde kimi dizelerini çevirdiği Dylan Thomas'ın en ünlü şiirinden, "Nazik gitme o güzel geceye...

Hayatında şiire yer olduğu dönemlerde kimi dizelerini çevirdiği Dylan Thomas'ın en ünlü şiirinden, "Nazik gitme o güzel geceye/ Yaşlı olan kasıp kavurmalı gün batımını;/ Köpür, köpür ışığın ölümüne" dizelerini şiar edinmiştir belki de. Dev şairin dizeleri, can çekişen babasını uğurlarken onu ölüme karşı isyana kışkırtıyordu. Kendi ani ölümü de bir muammaydı. Ancak 1999 yılında, yani 45 yıl sonra Thomas'ın ölüm nedeninin, alkolikliğine bakmadan aldığı kortizonlu ilaçlar olduğu anlaşıldı.
Bülent Ecevit'in gün batımını kasıp kavuracak
hali yok. Ayakta durabilmesi, şükredilesi bir gelişme ilan ediliyor. Keşke yine o şiirli günlerinde Lao Tsu'dan çevirmiş olduğu dizeleri hatırlayabilse; "Sonuna kadar doldurmadan dur/Çok bilersen bıçağı/ Ucu körlenir çok geçmeden /İşini bitirdin mi/Çekilmesini bil."
Ama onun işi bitmedi. Çöküntünün son aşamasına gelmiş bir bağımlı gibi sendeleyerek, tökezleyerek, dili sürçerek, ağrılar sızılar içinde iktidara tutunmaya çalışıyor. Şiirinin minesi çoktan solmuş. Karşımızdaki, ölümü hiçe sayan yeminli bir hayat kahramanı değil. Kendisini usulca ölüme sürükleyen bağımlılıktan vazgeçemeyen intihari bir bahtsızın çırpınışlarını izliyoruz. Klasik bir tema: iktidar bağımlılığının çıldırttığı ihtiyar. Trajik hatasıyla yüzleşemediği için yıkımını görkemli bir vedayla cilalamak yerine sürünerek yaşayan sıradan ölümlü.
Son perde
Kendisi için özel olarak hazırlatılmış kürsüye çarparak durabildi. Titreyerek, kelimeleri bin bir güçlükle ardı ardına sıralayarak sağlıklı günlerini taklit ediyor. Yurtdışından gelen, 'hızla sağlığına kavuşmasını' tebrik eden mesajlardan söz
ediyor. Ciddi bir hastalığı olmadığını, iyileştiğini kanıtlamak için doktorlarına, oradan buradan gelmiş, 'geçmiş olsun' mesajlarına göndermeler yapıyor. Birkaç kadın milletvekilinin yüzlerini görüyoruz. Acı ve şefkatle izliyorlar. Bir tanesi hıçkıra hıçkıra ağlıyor.
Büyük ihtimalle ona inanan, onu seven insanların gördüğü, vatanı uğruna kendini feda etmekten kaçınmayan, halkına hizmet edebilmek için bu halinde dahi ayakta durmaya
çalışan diğerkâm, peygamber gibi bir adam. Lidere tapma üstüne kurulu siyaset, kullarına
bu portreyi çoktan armağan etmiş. Fedakârlık söylencesinin nasıl karşıtını ürettiği, canavarlığa nasıl kılıf biçtiği üstüne örnekler düşünüyorum. Ancak edebiyat elimden tutuyor. Patricia Highsmith'in tüyler ürpertici bir öyküsünde, fedakarlığıyla ev sahiplerinin sonsuz güvenini kazanan çocuk bakıcısının, zamanla koskoca evin bütün işlerini nasıl üstlendiği, bununla da yetinmeyip daha çok sevilip takdir görme arzusuyla gözü dönerek evi yakışını hatırlıyorum. Kendini alevlerin ortasına atıp çocukları kurtarabilmek için. Fedakârlığının sınırsızlığını sergileyebilmek
için oturup felaketler tasarlayan yaralı ruh öyküsü işte.
Ecevit ortalıkta göründükçe dolar yükseliyor.
Hepimiz daha da fakirleşiyoruz. Üstelik onun kendini alevlere atıp bizi kurtaracak gücü yok.
Bir zamanlar karaydı
CIA'nın 1972 yılında Bülent Ecevit hakkında hazırladığı 'secret' damgalı rapor şöyleydi:
"Kişiliği tutarlı. Pratik zekâlı. Entelektüel. Şair. Ilımlı sosyalist. Bazı gözlemcilerimiz Ecevit'i makul ve sempatik bulurlarken, espriden yoksun ve yapmacık olduğunu düşünenler de oldu." CIA'nın bu arada kim bilir ne büyük redaksiyondan geçmiş şıpınişi karakter tahlilinde eksik olan şu. Onu bütün halkın gözünde yükselten özellik 'dürüstlüğü'; iktidarı da dahil olmak üzere hiçbir dönemde siyaseti maddi çıkarları adına kullanmaması oldu. Mütevazı bir halk adamıydı. Sonradan görme bir halk adamı olduğu için bu rolü abarttığı, karısıyla bir köşede, gazete üstünde peynir ekmek yediği de oluyordu. Kendisi mavi gömleği ve kasketiyle hâlâ siyasetteki ilk sloganı; 'Toprak işleyenin, su kullananın'ı hatırlatırken, eşi de kimileyin bir gündelikçi kadın giysisiyle yanıbaşında gururla dikiliyor, onu bir an olsun yalnız bırakmıyordu. Bu göz yaşartıcı tabloyu değerlendiren halkı Ecevit'e bayılıyor, ona 'Karaoğlan' diyor, imdadına çağırıyordu. Mükemmel bir hatipti. Türkçeyi kullanışındaki ödünsüz mükemmeliyetçilik, beklendiği gibi halkını ondan soğutmadı. Dünya şiirine bu kadar hâkim, seçkin zevkleri olan bir başbakan görmemiş olan aydınlarımız, bunun üstüne bir de kararlı ve Batı karşısında boyun eğmeyen politikacı imgesi eklenince kısa süren coşkulu bir mutluluk yaşadı. Halkın çoğunluğu maalesef Tagor'la ilgilenmiyordu. Şiir umurlarında değildi. Onlar, Kıbrıs fatihi Karaoğlan'ı seviyordu. Bu da çok uzun sürmedi. Ecevit, iktidarı beceremedi. Tok sınıftan gelme bu tevazu, halkı sonsuza dek oyalayamazdı. Ecevitleri çileden çıkaran da bu oldu. Bu toplu nankörlük karşısında iyice hırçınlaştılar. 70 yaşına gelmişti. Vakit daralıyordu.
Bu kez ebediyen
Diğer sosyal demokrat partilerle bir araya gelme konusunda baskıyla karşılaşınca,
"Bütün dünya istese bile birleşmem" dedi. Memleketin o kriz döneminin baş müsebbibi olarak lanetlendi. Ona yönelik beklentiler, karşılıksız aşkın terimleriyle örülüyordu. Sözgelimi İlhan Selçuk bir konuşmasında,
"Ecevit keşke Rahşan hanım kadar bizleri de sevseydi" diye serzenişte bulunarak dinleyenlerin coşkulu alkışlarına mazhar olmuştu. Bu toplumun Ecevit çiftiyle ilişkisi başından beri psikolojinin alanını zorladı.
Sonunda istikrar kulübünün başına getirildiği
son iktidar dönemi de bunun örnekleriyle dolu. Yakınlarda lideriyle ilişkisi puslanan Hüsamettin Özkan da liderine olan aşkıyla kafamızı kurcalamış, Ecevit'in kişiliğine ayna olmuştu.
Egonun böylesine şiştiği, dünyada kendi alanı dışında kürdan dürtecek yer bırakmadan devleştiği vakalarda teamüldendir. Dünyaya bir lütuf olarak gönderildiğine inanan iktidar erbabı dünyayla arasına bir megafon, bir perde, bir taşeron koymadan asla ilişki kuramaz. Onun ilk sözünü ancak birkaç yakın aparatı duyabilir. Herkesin duyduğu yalnız son sözüdür. O, kimseyle lâubali olmaz. Karşısındakinde bir eşitlik vehmi uyandırabilecek hiçbir düzlemde kimseyle yüz yüze gelmez. Arada bir Özkan'ı azarladığı, kendisine danışmadan aldığı kararlar yüzünden onu sertçe tembih ettiği oluyordu. Ama Özkan hep yanında, hep bir adım arkasında, yakın koruması olarak hizmetindeydi. O, arada bir başka bir dünyanın izini sürercesine dalgın, kaşları çatık, gözleri boş dinlenmeye çekildiğinde hemen yanıbaşında Özkan'ı görürdük. Besbelli artık hiç kimsenin sökemeyeceği bir dille anlaşıyorlardı.
Böyle aşkın ıstırabı
Rahşan hanımla Bülent beyin içlerine sindiremeyerek katlandıkları iktidar, ürkütücü suç ortaklıklarıyla yürüyor. Herkes, hayatlarının en uzun iktidarını MHP'yle paylaşan çifte yönelik karmaşık duygular içinde. Çıkınımızda hazır bulundurduğumuz kadın düşmanlığı sıkça yakamıza sarılıp Rahşan hanımı kurbanlığa çağırıyor. Oysa onlar, ineceği durağı çoktan kaçırmış, bana kalırsa gerçeklik duygusunu da yolda kaybetmiş, acıklı bir çift.
İkizler. Birbirleri dışında kimseye, hiçbir şeye sadakat hissi üretemeden yaşanmış uzun bir hayat. Artık isteseler de duramıyorlar. Bize ölümlerini naklen izletiyorlar. Geldikleri yere de kan kurutan bir azim ve inat sonucu varmamışlar mıydı? Dürüstlüğün ve tokgözlülüğün mal mülk bağlantılı olanı
dışında hiçbir tarifine yakınlık duymayan halk, ne hissedeceğini bilemeden bu tuhaf insanların olağanüstü aşırılığı karşısında donakalmış. Eşinin kortizon şişi suratını
"Balık yedirdim, iyileşti. Allah'ın işi" sözleriyle açıklayan Rahşan hanımla titreyerek bir şeyi olmadığını söyleyen Bülent bey bir türlü perdeyi kapattırmıyor. Ecevit'in artık evine de değil, bir hastaneye dönmesi gerektiğini savlayan çoğu insan, onun yerine geçecek daha iyi bir lider adayı düşündüğünden değil, bu ölüme anbean tanıklık etmek istemediğinden rahatsız. Bu müstehcen seyir serüveninden istifa etmek istiyor. Derin bir merhametle mide bulandıran bir korku iç içe geçmiş. Sahnedeki çift, boyaları akmış, replikleri unutarak, durmadan tökezleyerek oyunu sürdürdüğünü sanıyor. Oysa seyirci utancından
yerin dibine geçmiş. Sahneye bakamıyor.