Evrim gitti

Evrim gitti. Daha birkaç ay önce onu bahçemde ağırlamıştım. 'Her Dağın Gölgesi Deniz'e Düşer' çıktığında.

Evrim gitti.
Daha birkaç ay önce onu bahçemde ağırlamıştım. ‘Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer’ çıktığında.
Şimdi ‘Mın Dît’ filmini seyrederken onu uğurlamakmış bize düşen.
Evrim Alataş, yazısının göz kamaştırıcı ışığıyla tanıştığımdan bu yana bana yol gösteren serüvenlerden biridir.
Gerek yazınsal, gerek varoluş serüveni.
Evrim’i bahçede ağırlamak kolay değil. Onun dili gerçekten benzersiz.
Kolayı; hemen yanı başına inatçı bir sarmaşık, elinin altına da birkaç sardunya.
Sardunyanın direncine, azla yetinip kızılını pembesini, beyazını şenlik gibi sunuvermesini hatırlatan bir serüveni olduğundandır mutlaka.
Sarmaşığın muhteşem arsızlığını selamlayan.
Kendisi gazetecidir. En hasından.
Yaşanagelenin gerçekten dolanıverip düğüm olduğu, gözden kaçmaya ayarlı yerini bize gösteriverir. Gürültüyle, kanla, göz yaşıyla, yalanla, ihanetle, kahramanlık ve ikiz kardeşi alçaklıkla kararmış gerçekliği en can alıcı noktasından parlatarak koyar önümüze.
Onca acıyla, yasla, öfkeyle, kinle çapaklanmış gözlerimizi bir
şaşkınlıktır alır.
İnsanın bunca kolay anlaşılır bir muamma olduğuna şaşarız. Mucize ensemize üfler.
Evrim Alataş’ın her biri en zengininden deneme tadındaki yazılarını bilen, bilir.
Oradan, onun işaret ettiği yerden baktığımızda bulutlar dağılır, kendimize en çiçeklisinden bir görme biçimi ediniriz. Onu okuyan en inatçı karanlık bile zamanla ağarmaya durur.
Neşe, beklenmedik bir devrim gibi ruhumuzu havalandırır.
Evrim Alataş, “Arsız olmayı bilmek lazım. Yani yaşamın kendisi, yasalarıyla, hiyerarşisiyle, duygusuyla, yani tüm yanlarıyla tuhaf bir durum almışsa, soluk almanın birkaç yolu vardır. Biri yürekli olmak, diğeri onurlu olmak, bir miktarı da arsız olmak” diyor du. Sonra da kendi başına gelenlerden söz edip ekliyor du: “Diyarbakırlıların dediği gibi, kendime niye yazığım gelsin ki! Gülüyorsunuz mecbur .”
‘Yangınlardan çıkıp da paçalarımızdaki yanığa gülmek gerek’ sözüyle yakınmanın, mağdur dilinin hapsedici çerçevesiyle mücadeleye giren Evrim’in ilk kitabı, ‘Mayoz Bölünme Hikâyeleri’nin kapağında o anlı şanlı tuzluğun resmi vardı. Hani birkaç polisin bir lokantada yemek yerken Apo’ya benzetip tutukladığı. Kitapta, PKK’lıların üzerine atılmadığı için idam edilen köpekler, otlaması yasaklanan koyunlar, traktörüyle bahçesine gittiği için trafik cezası kesilen köylüler, suç aleti tespihler, korucuların kimlik diye topladığı bankamatik kartları, Kürtçe ‘tililili’ çektiği için tutuklanan kadınlar, bir peçete okuyup hayatı kararan dansözler, kırmızı domates sarı ayçiçeği yeşil soğan ekili olduğu için taranan bostanlar, tutuklanan Kürtçe notalar, DGM’de çevirmenliğe zorlanıp sonra örgütçülük suçundan hüküm yiyen kadınlar, oligarşiye atıp tutan devrimci propagandasına içerleyip ‘Ali Qarşi dediğiniz iki ineği iki keçisi olan fukara adamın biridir, siz bu fukaradan ne istiyorsunuz’ diye çıkışan ihtiyarlar, velhasıl bir dönemi anlatan yüzlerce hikâye anlatmıştı.
Daha birkaç ay önce bu genç ve bilge yazar, bize ikinci kitabını armağan etti: ‘Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer’.
Bu olağanüstü lezzetli otobiyografik anlatı/romanda yine hayatımızın düğümlendiği yerleri, fosforlu kalemiyle aydınlatıyordu.
60’ları, 70’leri, Nurhak’ı, 12 Eylül’ü oracıktan anlatıyordu.
Onca acıdan sonra kendine yazığı gelmeden gülen, farklı dünyalardan beslenmeyi seçen Evrim, hazzın ve mizahın burçlarına çağırıp durdu hayatta kalmış olanları.
Çünkü biliyordu: Ufku ancak oradan görebileceğimizi. 
Son olarak yazmakta olduğum bir senaryo için Evrim’den yardım istemiştim. Kurmaya çalıştığım dünya üstüne onun onayına ihtiyacım vardı. ‘Mın Dît’i (Gördüm) seyrederken Diyarbakırlı, hayatın yetimi sokak çocuklarını anlatan sesini duydum. En derindeki çatlağı masal anlatır gibi anlatan sesini.
Evrim gitti. 34 yaşındaydı. Ama öyle çok gördü ki.
Bahçemde her zaman yeri olacak.
Başım gözüm üstüne.