Geçmiş geçmediyse suç bizde

Evet, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Solcu olmayan sol partilerin birleşmesi için dua edip asker muhtıralarına şükrediyoruz. </br>Tartışmaya itildiğimiz konular, tartışmakla görevlendirildiğimiz sorunlar...

Evet, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Solcu olmayan sol partilerin birleşmesi için dua edip asker muhtıralarına şükrediyoruz.
Tartışmaya itildiğimiz konular, tartışmakla görevlendirildiğimiz sorunlar, hayatımızı bizden kaçırmak üzerine kurgulanmış.
Asal soruyu Rakel Dink, Başbakan'a soruyordu. Mektubunu okudunuz mu?
"...Ayrıca sevgili eşim ne savaşta öldü ne çatışmada ne de çekişmede. Onu seçerek, bilerek, kasten ve arkadan vurarak öldürdüler. Devletin bakanı onu sağken hain ilan etmişti, öldürüldükten sonra da devletin askeri ve komutanı ona hâlâ hain diyebiliyorlar (Giresun Jandarma Bölge Komutanı'nın 9 Nisan'da şehit cenazesinde yaptığı konuşma) ve katili yakalamakla görevli devletin polis ve jandarması cinayetin tetikçisiyle poster havasında hatıra fotoğrafı çektirmek için birbiriyle yarışıyor, Türkiye bayrağı önünde poz veriyorlar. Bunun gibi söylemleri, davranışları engelleyebilecek cesaretiniz var mı? Bu söylemler değişmedikçe bebekleri katil olmaktan kurtaramayız. Bunlar şerefli ve onurlu bir devlete yakışmadığı gibi, o devletin başbakanı olarak devletin şerefini ve onurunu yükseltmek size ve arkadaşlarınıza düşmektedir. Bize vatandaşlar olarak hangi kapıyı çalmamızı önerirseniz lütfen bildirin. Kınama yayımlayan devletlere de hain diyorlar, yoksa Türkiye devleti, böylesi bir cinayeti kınamıyor da tasvip mi ediyor?"
İşte, sorulması gereken soru budur.
Rakel Dink'in parantezleyip andığı konuşmadan haberiniz var mı? Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Dursun Ali Karaduman 9 Nisan'da bir şehit cenazesinde duygularına esir düşmüş ve emekliliği bekleyemeden haykırıvermişti: "Bugün Amerikan Senatosu, Fransız Meclisi, İngiliz Lortları, AB Parlamentosu, şehidimizi katledenler için kınama mesajı göndermedi. Onlar ancak hainler öldüğü zaman kınama mesajı gönderirler."
Kısacası, askerin her dem düşman ilan ettikleri, her fırsatta işaret edip andıçladıklarının başta yaşama hakkından başlayarak bütün hakları
askıya mı alınmıştır?
Şemdinli konusunda kim bilir ne tür pazarlıklar sonucu korkup geri çekildiği için yakında kafasına yediği muhtırayı hak etmemişse de o muhtıranın yolunu açmış olan sayın Başbakan bakalım bu mektubu değerlendirebilecek mi?

Geçmişin adaleti
Türkiye 78'liler Girişimi yeni bir dosya açtı.
Evet, asıl sorun işte tam da buradan kanıyor. Birlikte okuyalım.
"Bugün 18 Mayıs. Evet bundan tam 25 yıl önce 1982 yılında; Diyarbakır Cezaevi'nde, insanlığa karşı olan tüm askeri darbelerin tarihsel karanlığında, işkencenin karanlık odalarında, insan kişiliği ve kimliği, yine insanlar tarafından yok ediliyordu.
2 Nisan 1984 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı'nın; '53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü, bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı' ile ilgili açıklamaları, alevler, ölüm askıları ve çeşitli hastalıklar yazan 'ölüm raporları'nın soğukluğunda yalanlanarak, mezarlıklara doğru, sessiz bir çığlığın geri dönüşü gibi akıp gidiyordu.
Bu ülkenin cezaevlerinde ve Diyarbakır Cezaevi'nde de insanlar ölüyordu. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin kendilerini yakarak, 12 Eylül 1980-Mart 1984, ağır, sistematik, yaygın ve sürekli işkencenin uygulandığı binlerce mağdurun tanıklığında ölüyorlardı.
Bugün Cumhuriyet tarihinin en derin kırılmalarıyla seçime gidiliyor. Demokrasinin evrensel yolculuğuna çıkarken, toplumun tüm kesimlerine saçılmış kırıklar, kanamaya devam ediyor.
Camdan kırığımız: Türkler ve Kürtler!
12 Eylül darbesi tüm demokrasi güçlerine karşıydı ama Kürtlerin payına daha ağır olanı, olağanüstü vahşet düştü. Ağır sansür; "Görme, duyma ve
konuşma" diyordu. Bu Türkiye toplumunun yaşanan vahşetten haberdar olmasını engelledi.
Daha fazla dayanamayan Kürtler ise dağlara çıktı.
Şimdi soruyoruz: Böyle başlamadı mı?
Kürt sorunu hep vardı. 12 Eylül sürecinde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar Kürt sorununun boyutunu ve niteliğini değiştirdi. Diyarbakır'da insanların kişilikleri ve kimlikleri üzerine gidildi. Bu Türkiye toplumu içinde kırılma, hatta derin bir yarılma yarattı. Cuntanın Diyarbakır Cezaevi'nde uyguladığı ırkçı-kafatasçı vahşetle yüzleşmeyenler, Kürt sorununun neden çözülmediğini bugün dahi anlayamazlar.
Yine soruyoruz: Dünden bugüne süreç böyle yaşanmadı mı?
Bizler: Türklerin/Kürtlerin, birbirimizi anlamanın yolunun Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları/yaşatılanları sorgulamaktan geçtiğine inanıyoruz.
Bizler: Diyarbakır vahşetinin sorumlularının toplum vicdanında ve insanlığın ortak değeri hukukta yargılanmasının toplumsal yaraları
adalet duygusuyla saracağı görüşündeyiz.
Bizler: Adalet ve toplumsal barış için bu ülkenin tüm demokrasi güçlerini, 'Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu'nu kurarak; yok edici karanlıkları var edenleri ve bu karanlıklarda var olanları, insan kişiliğini ve onurunu yok edenleri, insanlık suçu işleyenleri; Demokrasinin aydınlığına, gün ışığına çıkarmaya davet ediyoruz.
Diyarbakır Cezaevi karanlık sayfasını kapatmanın yolu budur!
Barışa giden yol budur!
18 Mayıs 2007: Kaldığımız yerden devam ediyoruz!
Türkiye 78'liler Girişimi"

Hasan Cemal aktarmıştı
Hasan Cemal'in benzersiz çalışması 'Kürtler'in girişinden bir bölümü aktararak ben de hepinizi destek olmaya çağırıyorum.
Hasan Cemal, "Felat Cemiloğlu'nun başından geçenleri ilk kez bir Diyarbakır akşamında 1990'lı yılların başında kendi ağzından dinlemiştim" diyor. Cemiloğlu, "Hapishaneden çıktıktan sonra genç olsaydım, dağa çıkardım" diye başlıyor sözlerine.
İşte anlattıklarının son bölümü:
"Seni psikolojik olarak çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. Kapının önüne çıkararak cop sokmakSeyredene de o copu yalatırlar. Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler.
PKK'nın ismini daha önce hiç duymamıştım.
İçeri alındıktan sonra öğrendim. O zamana kadar biz bu örgütü 'Apocular' diye bilirdik.
Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.
Dişlerimin çoğu sallanıyordu. Neden mi? Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. Aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt
diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı.
O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırsın. Tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirine girer. İşte böyle bir şey. Bana bir gün bir avuç bok yedirdiler de, sallanan dişlerimden kurtuldum!
Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyordum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik!
Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum.
Kıpırdamak yok. Temizlemek yok. Yere tükürmek yok. Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun.
Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.
Elazığlı arkadaş. İsmi Ramazan. Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi...Altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. Hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu.
Sekiz ay yattım, Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi 33 No'lu koğuşta.
Elli beş yaşındaydım.
Sekiz ayda 18 kilo verdim. İğne iplik kaldım. Çıktığımda kimse tanımadı beni."